ssbfoto.jpeg

Gerçeklik ötesi dönemin alamet-i farikası

Gerçeklik-ötesi dönemde algılar gerçekliğin yerini aldı çoktan. Gündemin de gerçeğini arıyoruz bu post-gerçeklik döneminde.

Gerçeklikten kopuş, siyaseti halkın ihtiyaçlarına yanıt veren bir araç olmaktan da kopartıyor, siyasetçinin varlığını sürdürme faaliyetinin kendisi oluveriyor. Halkın tercihiyle halkı yönetimden uzaklaştırmayı dahi başarıyor gerçeklik-ötesi siyaset. Gerçeğin gürültü içinde boğulduğu adaletsiz kampanyalarla, baskıyla, zorbalıkla yapılan referandumlar eliyle halkın egemen olduğu Cumhuriyet’ten, tek adam rejimine geçildi gerçeklik-ötesi siyasetle. Halkın temsil edilmesi gereken TBMM ile halkın gündemi de böylece birbirinden kopartıldı.

Bu hafta TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülen Torba Kanun Teklifi de işte bu kopuşun en somut hallerinden birisi. Bir torbaya atılan 38 maddeyle 21 ayrı yasada değişiklik yapan bir kanun teklifi… Öyle bir torba ki içine Kredi Garanti Fonu’yla (KGF) bahisçiler, gazilerle avcıların tüfekleri, yurtdışında yaşayan yurttaşlarımızın Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) yoluyla ülkeye döviz getirmesiyle sermayeye verilecek destekler girmiş.

Devamını oku...

Birgün, 

26 Şubat 2020

ssbfoto.jpeg

Tek bir yol var

Bu hafta TBMM, sürpriz bir şekilde Meclis’e gelen, iki günlük Komisyon oturumunun ardından alelacele Genel Kurul’a indirilen kırk maddelik bir yasa teklifini görüşüyor.

Ülkede bir yandan ağır ekonomik krizin alt üst ettiği hayatlar, intiharlar yaşanırken; bir yandan işsizlik, yoksulluk ülkeyi kasıp kavururken; bir yandan bu ülkenin özgürlüğüne, eşitliğine, geleceğine sahip çıkan milyonları yargılamaya kalkışan iktidarın Gezi davası sürerken…

Bu yasa teklifi bu yaşamsal sorunlara bırakın çare bulma arayışını, ülkenin gerçek sorunlarına dokunmayı; bu sorunları ortaya çıkartan düzeni daha da perçinliyor…

TBMM’ye getirdiği “Bankacılık kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi” yine borçlanma diyor, kredi diyor, yine yandaş diyor. Yasa teklifinde güvencesizlik ve güvensizlik var. Ne işsizliğe, ne iflaslarla boğuşan KOBİ’ye ne de umudunu yitirmiş milyonlara bir gelecek var.

Saray rejiminde hep benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Konu değişiyor, alınan palyatif tedbirlerin içeriği, niteliği ve alanı değişiyor ama temel mantık hep aynı…

Saray rejimi; dış politikasıyla, ekonomi politiğiyle her yönden sıkışmış ve Türkiye’yi büyük bir bunalıma sürüklemiş durumda. Türkiye ne yazık ki bugün bir ekonomik krizin, bir demokratik krizin ve bir hukuk krizinin tam ortasında. Yani “düzen” iktidar ne yaparsa yapsın hep aynı yapısal sınırlılığına dayanıyor. Deniz bitmiş, gemi artık iktidar ne yaparsa yapsın yüzmüyor...

Devamını oku...

Birgün, 

19 Şubat 2020

ssbfoto.jpeg

Güvensizlik ve güvencesizlik bunalımı...

4 milyon kişi işsiz. 2 milyon 226 bin kişi çalışabilir durumda olmalarına rağmen artık iş aramaktan vazgeçmiş. 1 milyon 150 bin kişi 1 seneyi aşan süredir işsizliğin ağırlığını taşıyor. Kriz var, hem de kronikleşen ve çok ağır bir toplumsal bunalıma evrilen bir kriz.

Krizin sorumlusu bugünün siyasi, ekonomik ve sosyal düzeni. Krizin sorumlusu bu düzeni kurmuş olan iktidar, tek adam rejimi. Tek adam rejimi ekonomiyi, toplumsal barışı, sosyal devleti yıkıp geçiyor.

Gelir yaratacak üretken yatırımlara değil ranta öncelik veren ve ancak borçlanmayla, krediyle ayakta duran düzenin krizi halk için iflaslar, yoksullaşma ve işsizlik demek… Güçlü bir sosyal devletin yerini siyasi yandaşlığın aldığı düzenin krizi halk için güvencesizlik demek… Hukuksuzluk, keyfilik ve ‘şahsım’ düzeni ekonomiye katılan herkes için güvensizlik demek…

Hal böyle iken iktidarın TBMM’ye getirdiği ‘Bankacılık kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi’ içinde yine borçlanma var, kredi var, yandaş var, güvencesizlik ve güvensizlik var. İçinde halkın işsizliğine çare yok, içinde iflaslarla boğuşan KOBİ’ye nefes yok, içinde umudunu yitirmiş milyonlara bir gelecek yok.

Kanun teklifi milyonların umutsuzluğunu, yangın yerine dönen ekonominin gerçek ihtiyaçlarını görmezden geliyor. O kadar görmezden geliyor ki, teklif toplumsal bunalıma dönüşen krizi çıkartan düzeni daha da derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramayacak. Altını bir kez daha çizelim… Tek adam rejimi kurduğu bu düzenin devamına muhtaç, onu ayakta tutan şey bu düzen; dolayısı ile tek adam rejiminin krize çare üretecek bir kanun teklifi getirmesi de beklenemez zaten!

Devamını oku...

Birgün, 

12 Şubat 2020

ssbfoto.jpeg

Sosyal ve ekonomik adalet için...

 

Rejim dün yine Başkent sokaklarında kol geziyordu. Son günlerde rejimin alamet-i farikalarından birisi olarak tarihe geçen Kızılay’ın önünde açıklama yapmak isteyen halk, apar topar gözaltına alındı.

Zira Saray rejiminin halkı dinleyecek, halkla muhatap olacak zamanı yok. Olmadığını birinci ağızdan geçtiğimiz hafta hepimize duyurmuştu.
Duyuru halktan yükselen “Ödediğimiz vergiler nereye harcandı?” sorusunu takiben geldi. Halk, Türkiye’nin acısını hâlâ derinden hissettiği 1999 Depremi sonrasında bir daha aynı acılar tekrar etmesin diye önlem alınması için ödediği vergilerin nereye harcandığını sorduğunda… Saray rejimi “Sus, zamanım yok” deyivermişti.

Susturmaya çalıştığı ses, ağır sosyal ve ekonomik adaletsizliklerin yükü altında ezilen halkın sesi. Bir yanda sadece 2019’da yüzde 30 zamlanan doğalgaz faturalarını ödeyemediği için ısınma hakkından feragat etmek zorunda bırakılan halk… Diğer yanda ise halka doğalgazı ulaştıran Başkentgaz’ı değerinin yarı fiyatına satın alan , elde ettiği bu rantı “şartlı” bağış yoluyla Kızılay aracılığıyla cinsel istismarla ve kindar-dindar nesilleri yetiştiren Ensar vakfı’na aktaran yandaş şirket… İstanbul’un göbeğindeki rantçı inşaatında 10 işçinin bir asansör kazasında öldüğü Torunlar…

 

Devamını oku...

Birgün, 

5 Şubat 2020

ssbfoto.jpeg

Türkiye'de, Avrupa'da, Dünya'da...

 

Dünya ve hayat çok dinamik, çok değişken… Üstelik bu değişimin son yıllarda kimi zaman yakalaması zor olacak kadar hızlandığı da bir gerçek. Bu değişimin yarattığı zamanın ruhunu iyi yakalayacak kurumsal dönüşümlere ihtiyaç var.


Zamanın ruhunu tanımlayan bir keskin gelişme de, neredeyse tüm dünyanın tam yarıdan bölünmüş olması. Bir yanda demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü kendi varlığı uğruna yok etmeye hazır olanların hırçınlığı…

Öte yanda kendi varlığının da, birlikte yaşama iradesinin de en büyük güvencesinin, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları olduğu gerçeğine sıkı sıkıya sarılmış olanların mücadelesi… Zamanımızın ruhunu en iyi tarif eden temel toplumsal ve siyasi yarılma tam da burada yatıyor.

Bu hafta Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ndeki (AKPM) tartışmalar da işte bu yarılmaları yansıtıyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

29 Ocak 2020

ssbfoto.jpeg

Adını hakkıyla koymak

 

Hiçbir şeyin adının konamadığı bir dönemin içindeyiz. Konamıyor çünkü faşizmi, tek adam rejimini sonlandırmak için verilen mücadelede hakkıyla yaşananın ismini koymaya kalktığınızda “şimdi sırası mı” diye susturuluyorsunuz.

Faşizm önce doğrudan baskı ve korku araçlarıyla susturuyor. Tektipleştirmeyi dayatıyor. Herkes aynı düşünmeli, iktidarı onaylamalı, iktidardan yana olmalı. Düşünmeyen, onaylamayanlar, yeterince milli ve yerli olmayan ötekiler oluveriyor.

Demokrasi alanı daraldıkça bu uğurda mücadele verenlerin içinden de bir süre sonra tektipleştirme refleksleri ortaya çıkmaya başlıyor, bir mücadele biçimi olarak. Mücadelenin ancak böyle kazanılabileceği savı üzerinden…

Bir süre sonra da zaten otosansür başlıyor. Faşizm öyle de böyle de susturuyor. Hiçbir şeyin adı hakkıyla konulamıyor. Kimse kendisi olamıyor.

Yolsuzluğun tanımı “kamu gücünü kötüye kullanarak özel kazanç elde etmek”. Yüzlerce yıldır insanlık tarihi yolsuzluk olmasın, kimse başkalarının haklarını gasp ederek kişisel kazanç elde edemesin, hele de toplumsal bir sorumluluğu yerine getirmek üzere elde ettiği kamu gücünü kullanarak bunu yapamasın, diye kurallar koyuyor, kurumlar inşa ediyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

22 Ocak 2020

ssbfoto.jpeg

Nasıl bir yeni?

 

Öyle bir zaman ki içinde olduğumuz… İktidarın ve finans piyasalarının “cari fazla verdik” diye sevinmekten “cari açık veriyoruz” diye sevinmeye geçiş hızı oldukça yüksek. Bu derece yüksek finansallaşma, ekonominin işleyişini de ekonomiye dair değerlendirme çerçevelerini de alt üst etti. Bireyi yurttaşlık bilincinden kopartan ve borçlu tüketici kimliğine hapseden aşırı finansallaşmanın yıkıcı etkisinin bir boyutu da demokrasi yıkımı… Diğer bir boyutu da kısa vadeci bir perspektifin ekonomik değerlendirmeleri boğuyor olması. Finansı ekonominin merkezine alan, finans ve üretimin bağını zihinlerde kopartan bir derin değişimle de karşı karşıyayız.

Ekonomiyi kur, faiz ve borsa üzerinden okumaya hapseden bu zihinsel yıkım üretimde, işsizlikte, emek cephesinde yaşanan sıkıntıları ikincilleştirmekle kalmıyor; gözümüzü gerçeklerden ayırmamıza yol açan bir algı bombardımanını da beraberinde getiriyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

15 Ocak 2020

ssbfoto.jpeg

Kriz var, hem de çok ağır bir kriz

 

Türkiye ekonomisi ağır bir krizde.

Bu krizin en çarpıcı fotoğrafı, evlendirme dairelerinde değil, TÜİK’in dün açıkladığı resmi işgücü istatistiklerinde yatıyor.

 

Resmi verilerde bile açık olan şu: Türkiye’de işsizlik çok yaygın ve yüksek. Öyle ki, yüz binlerce insan artık iş aramaktan dahi vazgeçmiş durumda.

 

Gelinen noktada, daha çok insan işsiz. Ekonomi daha az istihdam yaratıyor. İşyerleri kapanıyor. Umutsuzluk artıyor. Gençlere gelecek yok. Kadınlar yok sayılıyor. İşsiz kalma süreleri de giderek uzuyor. İş bulanlar ise güvencesizliğe ve düşük ücretlere mahkûm ediliyor.

 

Bu krizin temel sebebi, Saray rejimi. Ve Saray rejimi, yapısı gereği hukuksuzluk ve anti-demokratik yönetimde, kamu kaynaklarını yolsuzlukla, kayırmacılıkla, ahbap çavuş ilişkileriyle yandaşa aktarmakta, rantı üretimin önünde tutmakta ısrar ediyor. O ısrar ettikçe kriz ağırlaşarak ve toplumsal bunalıma dönüşerek devam ediyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

11 Ocak 2020

ssbfoto.jpeg

Düzen itirazları, demokrasi nefesleri

 

Öyle bir yıkım ki yaşadığımız… Öyle çok cephede yaşanıyor ki mücadele… Yıkımın bir bütün olduğunu, hepsinin düzenin doğasından kaynaklandığını unutturacak kadar çok cephede… Kimi zaman yılgınlık doğuracak kadar ağır… Ama bir o kadar da mücadele gücünü artıran, omuz omuza verme kararlılığını güçlendiren, bugün buluşmazsak hiçbirimizin bir yarını olmayacak dedirten, kolektif ve toplumsal bilinci ayaklandıran bir yıkım.

Yıkımı da, yeniyi kuracak olan direnci de görmek için sadece yeni yılın ilk haftasının gündemine bakmak dahi yetiyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

8 Ocak 2020

ssbfoto.jpeg

Bilginin gerçekle buluştuğu yeni bir yıl...

 

2020’nin ilk gününde herkese sıcacık bir merhaba! Her yeni senenin gelişi yeniye dair umutları barındırdığı kadar eskiye dair bir değerlendirme fırsatını da sunuyor. Ancak son birkaç haftanın gündeminin yoğunluğu bırakın yeniye dair umutları, gündemi dahi yakalamaya müsaade etmeyecek düzeydeydi. “İsteseler de istemeseler de yapacağız”, “Yap-İşler-Devret’le veya milli bütçeyle yapacağız”, “İnşallah gelecek sene iki taraf aralarında anlaşacaklar” cümleleri bu yoğun gündemin yankılanan en özet halleri belki de. İlk iki cümle AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı’na, son cümle ise Aile, Çalışma, Sosyal Hizmetler Bakanı’na ait.

 

Devamını oku...

Birgün, 

1 Ocak 2020

ssbfoto.jpeg

Süksenin siyasetteki yeri nedir?

 

Geçtiğimiz hafta bir gazeteci dostum bu soruyu sorduğunda, hem sorunun kendisinin hem de yanıtının tam da yaşadığımız şu günleri anlatan en çarpıcı özetlerden biri olduğunu düşündüm.

Türkiye’nin geldiği noktada, bugünün sorusu tam budur: Süksenin siyasetteki, hatta ilave ederek, ekonomideki yeri nedir?

Haftalardır, Türkiye’nin 2020 bütçesini, bu bütçenin stratejisini, hem anlamaya hem de tartışmaya çalışıyoruz.

 

Devamını oku...

Birgün, 

18 Aralık 2019

ssbfoto.jpeg

2020 Bütçesi ve Türkiye'nin Saray düzeni

 

Vergimizi ödüyoruz. Çalışınca ödüyoruz. Ekmek alınca ödüyoruz. İlaç alınca ödüyoruz. Benzin alınca ödüyoruz. Üretip, ürettiğimizden elde ettiğimiz kazancı kayıt altına aldığımızda ödüyoruz. Vergimizi, hakkımız olan sağlık, eğitim, yaşam güvencesi, eşitlik ve özgürlüklere sahip olabilmemiz için devlet tarafından kullanılsın diye, kamusal bir yurttaşlık bilinciyle ödüyoruz.

Buraya kadarki tarif, ülke demokratik olsa da olmasa da geçerli. Ama madem bu hafta Türkiye’nin 2020 bütçesi TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor, o zaman tarifin devamını da Türkiye özelinden sürdürelim…

 

Devamını oku...

Birgün, 

11 Aralık 2019

ssbfoto.jpeg

2020 Bütçesi ve Düşündürdükleri

 

Ekonomi, en basit haliyle, kaynakların nasıl kullanılacağına dair bir tercihler bütünü. Bu tercihlerin hangi yönde kullanılacağını ise siyaset belirliyor. Bütçeler ise siyasetin ekonomiye, ülkenin geleceğine ve toplumsal gelişmeye dair tercihlerinin en iyi okunacağı ekopolitik metinler.

2020 bütçesi bu çerçevede değerlendirildiğinde, “Saray rejiminin kurduğu ekonomik düzenin devam ettirilmesi” bütçesi olduğu anlaşılıyor. Bu anlamda 2020 bütçesi, artık kronikleşerek bir bunalıma dönüşen ekonomik krize çare olmaktan çok uzak.

Çünkü 2020 bütçesinde, demokrasi yok, tek adam rejiminin hoyratlığı ve otoriterliği var. Değişim yok, “dengelenme ve disiplin” adı altında uluslararası finans çevrelerine hoş görünme kaygısı ve rejimin rantçı yandaşlarını zenginleştirme derdi var. Halkın yaşadığı bunalıma çare yok, ülkeyi feda ederek iktidarın kendi geleceğini kurtarma kaygısı var.

 

Devamını oku...

Gazete Duvar, 

9 Aralık 2019

ssbfoto.jpeg

Gerçeklerin merceğinden asgari ücret

Geçtiğimiz Cuma kimilerine göre efsaneydi, kimilerine göre kara... Ekonominin bütünü de benzer kelime oyunlarıyla idare edilen bir işe dönüştü.

Bunu enflasyon meselesinde de görmek mümkün. Herkesin enflasyonu farklı. İktidar yıldan yıla enflasyonu anlatıyor, ücretleri belirlerken gerçekleşen değil kendisinin hayalini gördüğü enflasyonu göz önüne alacağını ifade ediyor. Halk ise ortalama enflasyonu hissediyor, geliri azaldıkça hayat pahalılığını çok daha yoğun hissediyor.

 

Yıldan yıla hesaplanan enflasyonun baz etkisiyle düşüşü geçen ay hükümette büyük heyecan yaratmıştı. Ve bilenlerin beklediği üzere, dün açıklanan veri ile yıldan yıla hesaplanan enflasyon yeniden çift haneye yükseldi. Üstelik, iktidarın gerçeklerin üzerine örtme aracına dönüştürdüğü bu enflasyon uluslararası karşılaştırmalarda hala çok yüksek düzeyde.

Devamını oku...

Birgün, 

4 Aralık 2019

ssbfoto.jpeg

Vahşeti bitirmenin tek yolu düzeni değiştirmek

Cinayetin de cinsiyeti var. Kadınlar kadın oldukları için öldürülüyorlar. Şiddetin de cinsiyeti var. Kadınlar kadın oldukları için şiddete maruz kalıyorlar.

Üstelik cinayete varacak düzeyde kadınların hayatını yıkan genelde en yakınlarındaki erkeklerin şiddeti oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün süregelen çalışmalarındaki ön bulgulara göre dünya genelindeki kadın cinayetlerinin yüzde 35’i aile-içi şiddet kökenli. Gerçekler toplanan verilerin yansıttığından çok daha ağır muhtemelen, zira sırf kadın olduğu için şiddete maruz kalan, vahşetin en uç noktasında cinayetle hayattan kopartılan kadınların ölümlerinden dahi haberdar olmadığımız çok oluyor. Rakamlar ağır bir tabloya işaret ediyor, rakamların ardındaki gizli gerçekler ondan da ağır.

Türkiye de erkek egemen dünya düzeninin bir parçası. Ve Türkiye’de de kadınlar kadın oldukları için öldürülüyorlar. Türkiye’de de kadınlar kadın oldukları için şiddete maruz kalıyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2019’da bugüne kadar 383 kadının öldürüldüğü gerçeğini gösteriyor.

Devamını oku...

Birgün, 

27 Kasım 2019

ssbfoto.jpeg

Bir ülke nasıl batar

 

Post-gerçeklik, kavramların içinin boşaltıldığı ve gerçeklikle anlatının arasındaki bağın neredeyse tamamen koptuğu bir dönem… Hatta çoğu zaman açık yalana varacak kadar da pervasız bir hal… Tüm dünyada yaşanıyor ama tarih, post-gerçekliğin en simgesel örneklerini Türkiye’den toplayacak gibi görünüyor.


AKP Genel Başkanı, halkın yükselttiği haklı taleplerin meşruluğunu yok etmek için her şeyi yapmayı meşru görüyor. Tam da böyle bir çabayla bu hafta da “Tutturmuşlar bir EYT, erken emeklilik… İskandinav ülkelerinin hepsi bu sistemle battı” dedi.

Duyduğunun doğruluğunu teyit etmeyi bir toplumsal sorumluluk görenlerimiz hemen işi bilenlere kulak kabarttık. Melbourne Mercer’in de Natixis’in de hazırladıkları “Küresel Emeklilik Endeks”lerinde Türkiye araştırmalara dahil edilen ülkeler arasında en kötü 3-5 ülke arasında yer alıyor. Emeklilik sistemleri nedeniyle battığı iddia edilen İskandinav ülkeleri de genelde liste başlarında…


Veriler batmayı değil, tam tersine İskandinav ülkelerinde diğer ülkelerle karşılaştırıldığında emeklilik koşullarının, sistemin finansal durumu da dahil olmak üzere halkların ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılandığını söylüyor.


Bu gerçeklerden farklı bir şeyi topluma daha yüksek sesle ve toplumsal ayrışmaları körükleyecek şekilde boca etmek konusunda bir sıralama yaparsak işler değişir tabii!

 

Devamını oku...

Birgün, 

20 Kasım 2019

ssbfoto.jpeg

Birbirimize ihtiyacımız var

 

Dondurma ahlaksız... Soğan vatan haini… Patates terörist… İntiharlar iktidara komplo…

Herkesi ve her şeyi kendisine düşman gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Yaşadığımız tüm sorunların temelinde her şeyden önce bu sağlıksız ve artık yapısal bir soruna dönüşmüş olan ötekileştirici anlayış yatıyor. Demokrasinin yıkımının, hukukun üstünlerin elinde parçalanmasının, medyanın tek sesliliğe sıkıştırılmasının, ekonominin hepimiz üzerine çöküyor olmasının da altında yatan temel sebep bu: Kutuplaştırıcı ve dışlayıcı siyasi anlayış ve onun iktidar iradesine taşınması.

Bu vahşileşmiş siyasi dinamik her şeyden önce toplumsal güveni paramparça etti. Karanlığın içinde umut parçalarına tutunup onları toplumla birlikte büyütmek için mücadele veren milyonların güçlü fısıltıları “vazgeçmeyelim” diyor, istikrarlı bir biçimde. 

 

Devamını oku...

Birgün, 

13 Kasım 2019

ssbfoto.jpeg

Kendi sahnemizi kurmalıyız

 

Böyle olacağını biliyorduk. Geçen yılın aynı döneminde yaşanan kur şoku nedeniyle enflasyon hızla ve her zamankinden çok daha yüksek bir düzeye fırlamıştı. Bu sene benzer bir şok olmadığı koşullarda enflasyonun geçen yılın aynı dönemine kıyasla daha düşük çıkacağını biliyorduk. Bugün bir teknik gerçeği daha biliyoruz, baz etkisi nedeniyle bu dönem enflasyonun geçen yıla göre daha düşük olduğu gibi baz etkisi kalkacağı için gerçeğe daha yakın yani daha yüksek olacak.

 

Devamını oku...

Birgün, 

6 Kasım 2019

ssbfoto.jpeg

Kendimize sorular...

 

Saray rejiminin kendisine dair “işte, özü tam da bu” dedirtecek bir adım atmadığı gün geçmiyor.

ABD’de “dolandırıcılık için kumpas kurmak”, “bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak” ve benzeri suçlamalarla hapis yatan Hakan Atilla ülkemiz borsasının başına getirildi. Yolsuzlukla algısı özdeşleşmiş olan Egemen Bağış’ı ülkemizi temsilen büyükelçi yapan zihniyetin aynısı. Haydarpaşa ve Sirkeci Garı ihalesinde de rant temelli yandaş düzendeki ısrarıyla aynı yerden besleniyor. 

Dün de öyleydi, bugün de. Özünü inkar etmiyor. Her şeyi siyasileştiriyor. Yeni bir rejim inşa ediyor.

Aynı esnada coğrafyamızın farklı köşelerinde “öteki” siyaseti sonuç veriyor. “Öteki”, Konya’da belediyenin otobüs duraklarına farklı inançlara sahip insanlarla dost edinilmemesi yönündeki ilanlarda su yüzüne çıkarken, Doğu ve Güneydoğu’da kayyumlarla gasp edilen seçmen iradesinde somutlaşıyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

23 Ekim 2019

ssbfoto.jpeg

Toz dumanın ardındaki gerçekler

 

Adını koymaya izin vermeyince, barış olsun istiyorum, diyenleri susturunca, milli birlik beraberlik için ortak yaşam alanlarını büyütelim, diyenleri yok sayınca gerçek değişmiyor. Gerçek orada duruyor. Ve o gerçeğe yeni gerçekler ekleniyor her gün. Kimisini uzak coğrafyalardan aniden atıldığı izlenimi veren twitter mesajlarından öğreniyoruz. Kimisini ise içinde yaşıyor olduğumuz ortamda bizzat deneyimliyoruz.

Konuşanı, düşüneni, kaygılananı yok sayan, bırak eleştirmeyi veya karşı çıkmayı soru sormayı dahi ihanet sayan yaklaşımın gerçekliğinden bahsediyorum. Öyle ki, sadece bugünümüzü değil, gelecek günlerimizi de altüst eden bir kaosun içerisinde bulduk kendimizi.

Kimin daha vatansever olup, kimin olmadığına iktidar karar veriyor; halk adına her şeye karar verme hakkını kendinde gören ve günden güne büyüyen bir pervasızlıkla… Sonucunda onun söyledikleri dışında geri kalan her şeyin hainlikle eşdeğer kılındığı bir kaosu doğurmayı göze alarak...

Her yer toz duman. Öyle bir toz duman ki gözümüzü aralayıp gerçeklere bakmaz, kulağımızı verip sesleri duymaz, birbirimize erişip omuz omuza veremez oluverdik.

 

Devamını oku...

Birgün, 

16 Ekim 2019

ssbfoto.jpeg

Dengelenme dedikleri işte bu ağır dibe çöküş

‘Orta Vadeli Program’ değişti, adı ‘Yeni Ekonomik Program’ oluverdi. Adı hep ‘yeni’ ama içi hep eskiyi temsil eden program… Saray gözünü sadece, bugünü ve kendini kurtarmaya dikmiş, ne orta vadeyi ne de ülkeyi düşünmek gibi bir derdi var.

3Y ile iktidara gelmişlerdi, şimdi ‘yeni’ dedikleri 3D var. 3Y’den 3D’ye yolculuk alfabenin başına dönme ihtiyacının bir bilinçaltı yansıması mı bilemeyiz ama 3Y ile mücadele sonucu ortadayken 3D’nin akıbeti belli.

‘Yolsuzluk bitecek’ dediler. Yolsuzlukları iktidarlarının merkezine taşıdılar. ‘Yoksulluk bitecek’ dediler. Yoksulluğu çalışan, çalışmayan milyonların hayatının gerçeği haline getirdiler. Yasaklar bitecek dediler. Muhalefet etmenin, düşünce ifade etmenin, hatta neredeyse düşünmenin dahi yasak olduğu sert ve otoriter bir rejim inşa ettiler.

Devamını oku...

Birgün, 

2 Ekim 2019

ssbfoto.jpeg

İşsizlik verilerinin gösterdiği

Ekonomiye dair her yeni veri açıklandığında ağır gerçekle tekrar yüzleşiyoruz. Saray rejimi Türkiye’yi yıkıyor; yıkımın altında milyonlar eziliyor, yüz yılın birikimiyle kurulmuş kurumlar yıkılıyor, toplumsal barış ve güven sarsılıyor. Türkiye Saray rejiminin elinde her geçen gün dünyadan kopuyor ve içine kapanıyor.

Son işsizlik verileri benzer bir tabloyu bir kez daha yüzümüze vurdu. Yıllardır kurulmuş olan rant düzeni kamu kaynaklarını üretken, verimli, çağın değişen üretim koşullarına uyum sağlamamızı sağlayacak alanlar yerine bir avuç yandaşı zenginleştirecek rant projelerine aktardı. Para ve geleceğimiz betona gömüldü. Dünyada yeni üretim biçimleri şekillenirken Türkiye’yi ucuz emek gücü deposu yapmak konusunda ısrarlı bir model kuruldu ve istihdam denince rejimin aklına inşaattan başka bir şey gelmedi.

İşte şimdi bu kurulan modelin sınırlarına dayandığımız gerçeğiyle karşı karşıyayız. İktidarın siyasi ideolojisine dayanarak, bilerek ve isteyerek kurduğu ekonomik ve sosyal düzenin krizi bu. Bir diğer deyişle kurulmuş olan düzenin yapısından kaynaklı bir kriz. Krizi ve yaşananları böyle tarif etmekle, kurmamız gereken ‘yeni’nin de ne olması gerektiğini büyük bir açıklıkla tarif etmiş oluyoruz. Bu krizi doğuran düzeni değiştirmemiz gerekiyor.

Devamını oku...

Birgün, 

18 Eylül 2019

ssbfoto.jpeg

Bir fotoğrafın anlattığı...

Yıllardır söylediğimiz buydu. İktidarın 17 yıldır adım adım işlediği otoriterlik, aşağılama, korkutma, ayrıştırma, terörize etme, düşmanlaştırma siyasetinin amacı, kurduğu rant düzenini devam ettirmek, daha da büyütmekti. Bu öyle bir düzen ki, en yukarıdan en aşağıya kadar yandaşına ayarlı, halkın emeğine, alınterine karşı… Yüzde 1 için yüzde 99’u yok sayan en doğrudan ve en pervasızından bir rant düzeni…

Saray’ın halkın ödediği vergileri har vurup harman savurduğu Sayıştay tarafından 2016 raporunda ortaya konulunca, gelen eleştirilere “itibardan tasarruf olmaz” diyerek yanıt vermişlerdi. Şimdi de halkın ödediği vergilerle bir siyasi partinin mensuplarını, yandaş vakıfları ve şirketleri ihya ettikleri açıkça gözler önüne serilince buna da “siyasi şov” diyorlar.

İsrafı itibar olarak gören zihniyetin şimdi de şeffaf yönetim anlayışını şov olarak gördüğü tescilleniyor.

Devamını oku...

Birgün, 

11 Eylül 2019

ssbfoto.jpeg

Yaşamak için...

Yalnız ama hep birlikte ölüyoruz.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporlarına göre 2018 yılında 440 kadın erkekler tarafından şiddete maruz kalarak yaşamını yitirdi. 2014 yılında Hacettepe Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre kadınların en az üçte biri fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalıyor. 2019 yılında Kadir Has Üniversitesi’nin yayımladığı Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması’na göre kadınların en büyük toplumsal sorunu şiddet. Kadınlar arasında işsizlik oranının yüzde 15.2 olduğu, genç kadınlarda bu oranın yüzde 27’ye çıktığı göz önüne alınırsa, kadınların toplumda yaşadıkları en büyük sorunun “şiddet” olduğunu ifade etmesi gerçekte nasıl ağır bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koyuyor.

Rakamların ardında saklanmış hayatlar var. Şule Çet, Özgecan, Ayşe Paşalı ve daha birçokları gibi şimdi de Emine Bulut…

Devamını oku...

Birgün, 

28 Ağustos  2019

ssbfoto.jpeg

Sorumluluk

İhtiyacımız demokrasi. İhtiyacımız hak temelli bir sosyal devlet. İhtiyacımız hem kamu hem özel yatırımların verimli alanlara yönlendirilmesi, üretimin sürdürülebilir bir anlayışla arttırılması. İhtiyacımız tüm bunları sağlayacak kamu politikalarının ülke ihtiyaçlarını gözeten bir anlayışla oluşturulması. İhtiyacımız sadece bugünü ve kendini gözeten değil, yarını da ama en önemlisi tüm ülkeyi gözeten bir yönetim. İhtiyacımız kimlikler üzerinden ayrıştıran ve ötekileştiren değil, o farklılıkları herkesin özgürce yaşamasının güvencesi olacak bir anlayış.

Oysa bugün gerçeklerimiz çok farklı. 2018’den beri resmen, 2014’den beri ise fiilen tek adam rejimi ile yönetiliyoruz. Tek adam rejimini tanımlayan unsurlar ise belli. Her şeyden önce tek adam rejiminde demokrasi yok.

Kimliklerle, siyasi parti aidiyetleriyle, tek adama sadakatle erişim imkânı belirlenen bir sosyal politika ağı var. Bu ülkenin vatandaşı olarak doğmuş olmaktan edinilen hakla, vatandaşının ihtiyaçlarını sağlayan bir sosyal devlet yok.

Devamını oku...

Birgün, 

14 Ağustos  2019

ssbfoto.jpeg

Bir gün mutlaka...

Son birkaç haftadır yaşadıklarımız, yıllardır her yönüyle karşı karşıya olduğumuz ağır saldırının ne olduğunu, en sakil en acımasız haliyle yeniden bize hatırlatıyor. On yıllardır kurulmakta olan ancak son dönemde iyice hırçınlaşan ve artık neredeyse gözü dönen düzenin maliyetleri sosyal, toplumsal, çevresel ve ekonomik olarak ayyuka çıkmış durumda. Düzenin alamet-i farikaları olan rant, talan, yandaş kayırmacılığı ve ayrımcılık, birleşerek toplumsal barışa, insan hayatına, doğaya kastediyor. Bugünümüz de yarınımız da bu faşizan anlayışın ağır tehdidi altında.

Nasıl ki on yıllardır bu tehdit birikerek büyüyorsa, tehdidi savuşturmanın tek yolunun ortak mücadeleden geçtiğini bilenlerin iradesi de birikerek büyüyor. O mücadelenin gücünü dayanacağımız ilkeler ve evrensel değerlerden alacağını biliyor milyonlar. Bugün Kazdağları’nda büyüyen Su ve Vicdan Nöbeti, iki yıl önce adımların gücünden yükselen Adalet talebi, altı yıl önce eşitlik, kardeşlik ve özgürlük talebini eylemleriyle yaşatan Gezi, 16 yıl önce Savaşa Hayır buluşmaları…

Devamını oku...

Birgün, 

7 Ağustos  2019

ssbfoto.jpeg

1071 İmza, Salda Gölü ve Kazdağları...

 

Türkiye’nin en temiz, dünyanın beşinci en temiz gölü. Salda Gölü’nün suyu da, çevresinde yetişen endemik özellikteki bitkileri de bu ekolojik yapıyı koruma altına alınmayı gerektirecek kadar özel. SİT alanı. Ve bugün iktidar TOKİ eliyle rantçı yandaşları zenginleştirmek adına ihaleye çıkarıyor burayı. Varı yoğu satan, olanı talan eden anlayışını daha da hırçınlaşarak devam ettirme kararlılığında zira.

Aynı esnada bir başka cennet köşede ağaçlar devriliyor, bir kez daha rant uğruna. Çanakkale’nin tek içme ve kullanma suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı havzasındaki siyanürlü altın madeni için 195 binden fazla ağaç katledildi bile. Salda Gölü’nden Kazdağları’na ağır bir yaşam katliamı süregeliyor.

Sadece bugünümüzü ve yarınımızı yandaşa peşkeş çekerek elimizden almıyor iktidar, geçmişimizi de aynı hırçınlıkla yıkıp geçiyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

31 Temmuz 2019

ssbfoto.jpeg

Kalkınma(sız) Plan

 

2013 yılında kişi başına milli gelirimiz 12 bin 480 dolardı. Aradan 6 yıl geçti. O 6 yılda hepimiz çalıştık, emek verdik, yorulduk. Ve bu 6 yılın sonunda kişi başına milli gelirimiz 9 bin 420 dolar düzeyine geriledi.

 

Üstelik istikrarlı bir biçimde yıllar içinde fakirleştik. Aniden değil, 6 yıl içerisinde istikrarlı bir biçimde eridi gelirlerimiz. 2014’ten itibaren fakirleşiyor olmamız tesadüf değil. 2014 bugün resmileşmiş olan başkanlık rejiminin fiilen kurulmaya başlandığı tarih. Bir milat. Başkanlık rejiminin hukuksuz, keyfi, şahsileşmiş, anti-demokratik doğasının bir sonucu olarak fakirleşiyoruz. Başkanlık rejiminin dayandığı ahbap-çavuş düzeninin, yandaşlığa dayalı kaynak dağıtımının, üretim ve verimlilik yerine ranta dayalı ekonominin sonucu olarak fakirleşiyoruz.

TBMM’de bu hafta görüşülen 11. Kalkınma Planı bu gerçeği yok sayarak bir temenni belgesi olmanın ötesine geçmiyor. 

 

Devamını oku...

Birgün, 

17 Temmuz 2019

ssbfoto.jpeg

Bütçeyi TCMB Kapattı, "Edepsizlik" Yapıp Sormayın!

 

Ekonomide dikiş çoktan sökülmeye başladı. Sökülen yer artık yeni dikiş de tutmuyor. Üretim yerine rant ekonomisinin konulmasının ortaya çıkarttığı yıkım hızlanıyor. Yüksek enflasyon, hızla artan işsizlik, gelirimize kıyasla artan ve yüksek borçluluk… Tek adam rejiminin hukuksuzluğunun, keyfiliğinin, ayrıştırıcılığının faturası her geçen gün ağırlaşıyor. Ve bu durum karşısında adım atmakla yükümlü iktidar, bilakis çıkarttığı yangına körükle gitmeye devam ediyor.

Hayatın her alanında şahısların keyfi kararlarının norm haline geldiği tek adam rejiminde bu keyfilik bu sefer de kendisini bozulan mali disiplinde gösteriyor. İktidar adeta kurumsal yıkımın yaşanmadığı alan kalmamasına ant içmişçesine yoluna devam ediyor.

2019’un henüz ilk 5 ayında yılsonunda ulaşılması hedeflenen bütçe açığının yüzde 82,5’una ulaşıldı. Faiz dışı bütçe açığının gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı sadece bir yılda yüzde 1,5’ten yüzde 2,8’e çıktı. Sanılmasın ki bu bütçe açığı bunca ağır ekonomik krizin yükünü halkın omuzlarından almak adına ortaya çıkıyor! 

 

Devamını oku...

Birgün, 

3 Temmuz 2019

ssbfoto.jpeg

Şimdi Başlıyor

 

Sandıklardan umut çıktı. İktidar, demokrasinin kırıntısı olarak elinde tuttuğu sandığı bir YSK tekmesiyle yıkmıştı. Halk o sandığı sağduyuyla, dayanışmayla, sebatla yıkıldığı yerden kaldırıp yerine koydu. Demokrasiyi yeniden kurma iddiasına sahip çıktı. İstanbul’a ve Türkiye’ye bir nefes geldi. 

Daha önce de yapmıştı bunu halk; demokrasinin iktidar eliyle uğradığı ağır saldırılar karşısında ısrarla demokrasiye sahip çıkmıştı. Gezi’de kent meydanlarından seslendirmişti iradesini. 7 Haziran’da kurduğu Meclis’le ortaya koymuştu. “Hayır” iradesinde bir ortak itirazda buluşmayı büyütmüştü. İtirazını, Adalet Yürüyüşü’nde adım adım güçlendirmişti. 24 Haziran’da Türkiye coğrafyasının her köşesinde aynı coşkuda buluşturmuştu iradesini. 31 Mart’ta içinde kendisinin olacağı bir demokrasiyi yerelden kurma kararlılığını göstermişti. 23 Haziran’da da artık itirazın iktidara dönüşme zamanının geldiğini çok kuvvetli bir şekilde ortaya koydu. 

 

Devamını oku...

Birgün, 

26 Haziran 2019

ssbfoto.jpeg

İVME

 

Ülkemizin içine sürüklendiği ekonomik kriz derinleşiyor.

Durum her geçen gün, bir önceki günden daha kötü…

 

Kendi koltuğunun beka derdine düşen iktidarsa günü kurtarma telaşıyla bir yanlıştan bir başka yanlışa yönelerek, ülkeyi de ekonomiyi de bir ateşin ortasına atmaya devam ediyor.

 

“Paket enflasyonu” yaratan ekonomi yönetimi, birkaç gün önce de İleri Verimli Milli Ekonomi (İVME) Finansman Paketini açıkladı. Paketle üç kamu bankası (Ziraat, Vakıfbank, Halkbank) tarafından ithalat bağımlılığı yüksek, dış ticaret açığı veren, istihdama katkı oranı yüksek ve ihracat/döviz gelir potansiyeli yüksek sektörlere işletme ve yatırım kredisi olmak üzere yılsonuna kadar 30 milyar TL finansman sağlanacağını ilan etti.

 

Paketin adı İVME.

 

Bilimsel bir gerçeklik var ki, hız konumun nasıl değiştiğini, ivme ise hızın nasıl değiştiğini anlatır. İVME paketi, ne yazık ki, iktidarın ülkeyi uçurumdan aşağı tam gaz götürme hızındaki artışı göstermekten başka bir şeyi anlatmıyor.

 

Devamını oku...

Birgün, 

29 Mayıs   2019

ssbfoto.jpeg

Türkiye Ekonomisi Düze Çıkar mı?

 

Bu yazıyı okumak üzere gazeteyi elinize aldığınızda gayrı meşru bir referandumla Başkanlık rejiminin anayasal adımlarının atıldığı 16 Nisan 2017 üzerinden 2 yıl 40 gün, Başkanlık rejiminin artık hukuken de yönetime taşındığı 24 Haziran 2018 seçimlerinin üzerinden ise 324 gün geçmiş olacak… Bu süre zarfında TL dolar karşısında 3.65 TL’den 4.63 TL’ye oradan da 6.10 TL’ye eridi.

Bu yazıyı yazmak üzere bilgisayar başına oturduğum saatlerde seçme hakkımızı kullandığımız 31 Mart yerel seçimlerinin üzerinden 57 gün, seçme hakkımızın YSK eliyle yapılan bir sivil darbeyle Saray Rejimi tarafından çalınması üzerinden ise 7 gün geçmiş olacak… Bu süre zarfında TL dolar karşısında 5.59 TL’den 5.99 TL’ye oradan da 6.10 TL’ye eridi.

Normal demokrasilerde “bu da olmaz” denilen tüm adımlar rejim tarafından tereddütsüz atılıyor. Ve rejim somutlanıyor: “öngörülemezliğin” iktidarı!

Ayrıca öngörüsüz de… Rejimin ekonomik programında yılsonu bütçe açığı 81 milyar lira olarak hedeflenmişken, henüz yılın ilk çeyreğinde bütçe açığı 36 milyarı aşıverdi. Üstelik, bütçedeki bu durum TCMB’den yaklaşık 40 milyar TL Hazine’ye avans aktarılmış olmasına rağmen oluştu!

 

Devamını oku...

Birgün, 

15 Mayıs 2019

ssbfoto.jpeg

Türkiye Ekonomisi Düze Çıkar mı?

 

Bu yazıyı okumak üzere gazeteyi elinize aldığınızda gayrı meşru bir referandumla Başkanlık rejiminin anayasal adımlarının atıldığı 16 Nisan 2017 üzerinden 2 yıl 40 gün, Başkanlık rejiminin artık hukuken de yönetime taşındığı 24 Haziran 2018 seçimlerinin üzerinden ise 324 gün geçmiş olacak… Bu süre zarfında TL dolar karşısında 3.65 TL’den 4.63 TL’ye oradan da 6.10 TL’ye eridi.

Bu yazıyı yazmak üzere bilgisayar başına oturduğum saatlerde seçme hakkımızı kullandığımız 31 Mart yerel seçimlerinin üzerinden 57 gün, seçme hakkımızın YSK eliyle yapılan bir sivil darbeyle Saray Rejimi tarafından çalınması üzerinden ise 7 gün geçmiş olacak… Bu süre zarfında TL dolar karşısında 5.59 TL’den 5.99 TL’ye oradan da 6.10 TL’ye eridi.

Normal demokrasilerde “bu da olmaz” denilen tüm adımlar rejim tarafından tereddütsüz atılıyor. Ve rejim somutlanıyor: “öngörülemezliğin” iktidarı!

Ayrıca öngörüsüz de… Rejimin ekonomik programında yılsonu bütçe açığı 81 milyar lira olarak hedeflenmişken, henüz yılın ilk çeyreğinde bütçe açığı 36 milyarı aşıverdi. Üstelik, bütçedeki bu durum TCMB’den yaklaşık 40 milyar TL Hazine’ye avans aktarılmış olmasına rağmen oluştu!

 

Devamını oku...

Birgün, 

15 Mayıs 2019

ssbfoto.jpeg

Geçmişten Gelen Gücü Geleceğe Taşımak

 

Bugün 1 Mayıs, emeğin bayramı… Emeğin, karanlığı delip geçen iradesinin ve gücünün varlığını kutluyoruz.

Bugün dünya genelinde neoliberal düzenin yarattığı büyük eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin siyasete, yükselen otoriter eğilimler olarak yansıdığı bir karanlıkla karşı karşıyayız. Aynı neoliberal düzen Türkiye’de de derin bir ekonomik kriz ve kurumsal yıkım bıraktı hepimizin kucağına. Dar tanımlı bakıldığında 4 milyon 300 bin kişinin işsiz olduğu, ancak geniş tanımlı gerçekler ortaya konulduğunda 7 milyon 150 bin kişiyi işsizliğe mahkûm eden bir düzenden söz ediyoruz. Tablonun günden güne ağırlaştığı, son bir yılda 1 milyon kişinin daha işsizliğe itildiği bir düzenden…

Çok değil, bundan 20 yıl öncesine kadar bu yıkımın sebebi olan neoliberal düzen, ‘ideolojiler dönemini kapatan’, ‘ siyasetler üstü’, ‘tarihin sonunu getiren’, neredeyse alternatifsiz bir hakim paradigma konumundaydı. Küreselleşen post endüstriyel ekonomide artık devlet, toplum ve sınıflar değil, şirketler, bireyler ve kimlikler vardı. Dolayısı ile 1 Mayıs da artık siyasi bir anlam yüklenecek, egemenlere tehdit olacak bir günden ziyade ‘köhnemiş’ solun ‘romantizminden’ ibaretti. Öyle ya, artık toplumsal değişimin öznesi olacak bir işçi sınıfı olmadığına göre, sınıf siyaseti de olsa olsa eski tüfek solcuların fantezisi olabilirdi ancak…

 

Devamını oku...

Birgün, 

1 Mayıs 2019

ssbfoto.jpeg

Güven

 

Güvende hissedeceğimiz sosyal ilişkiler, kurumsal yapılar ve güvenceler arıyoruz hepimiz. Bireysel değil arayışımız, toplumsal.

Arıyoruz çünkü bütün uluslararası deneyimler ve bilimsel araştırmalar bir toplumda toplumsal güven duygusu daha güçlü olduğunda, o toplumun ekonomik büyümesinin, yaşam kalitesinin, kurumsal etkinliğinin arttığını ortaya koyuyor.

Bilimsel çalışmalar Türkiye’de toplumsal güvenin, sadece dünya ortalamasına çıkması halinde bile ekonomik büyümemizin en az 1-2 puan daha yüksek olacağını gösteriyor. Krizi aşmak için ihtiyacımız olan reçetenin ilk adımlarının ne olması gerektiği belli yani. Dünyanın en büyük havaalanlarına, devasa Şehir Hastanelerine, kimsenin geçmediği köprüler üzerinden rantçı yandaşları zenginleştiren kamu harcamalarına değil, toplumsal güveni arttıracak adımlara ihtiyacımız var. Yani, hukukun üstünlüğünü, katılımcı ve demokratik kurumları, sosyal ve ekonomik eşitliği sağlayacak adımlara…

 

Devamını oku...

Birgün, 

24 Nisan 2019

ssbfoto.jpeg

Esas Şimdi Başlıyoruz

 

31 Mart’ta halk sandığa gitti. Oyunu kullandı. Oyunun sayımına şahitlik etti. Zira her seçimden sonra demokrasiye sahip çıkmak için kendisinin de ortaklaşmasının bir zorunluluk olduğunu deneyimle biliyor artık.

Geçmiş deneyimlerimiz bize oyumuzu kullandıktan sonra mutlaka sayımında bulunmamız, ıslak imzalı tutanakları görmemiz ve teslim etmemiz gerektiğini gösterdi çünkü. 16 Nisan Referandumu’nda mühürsüz oyları geçerli sayarak ve “atı alan Üsküdar’ı geçti” dayatmasıyla rejimi değiştiren iktidarı çok iyi tanıyoruz. Artık sandık kurul başkanlarının kamu görevlileri arasından kura ile belirlendiğini ve kamu görevlilerinin kurulan parti devletinde nasıl atandıklarını, atananların nasıl bir parti baskısı ile karşı karşıya olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Tüm bu deneyimlerden öğrendiğimiz şeyler var zira hepimizin! Neyi değiştirmek istediğimizi çok iyi biliyoruz. Demokrasi, katılımcı yerel süreçlerle kurulsun istiyoruz. Barışı büyüten özgür kent meydanları olsun, barış ve kardeşlik buralardan tüm ülkeye yayılsın istiyoruz.

 

Devamını oku...

Birgün, 

10 Nisan 2019

ssbfoto.jpeg

Yeniyi Kurmak

 

Haftalardır, günlerdir sokaklardayız.

Mahallelerde, meydanlarda, kahvelerde, bazen bir evin bahçesinde, bazen de bir dükkanın önüne konulmuş taburelerde…

Dinledik, konuştuk, söyledik.

Dertler, acılar, sıkıntılar, işsizlik, yoksulluk, bıkkınlık istiap haddini aşmış. Hepimiz acıda, sıkıntıda, yoksullukta bir olmuşuz. Aşağılanmada, hiçe sayılmada birbirimizi görmüş, dertlerde kardeş olmuşuz. Bu yüzden bazen konuşmaya bile gerek kalmadı.

 

Sandığa giden yolun son dönemecinde gördük ki, herkes bir çok şeyin farkında… Şimdi mesele bu farkındalığı, bir yeniyi kurma iradesine dönüştürmekte.

İktidarın, sadece bir yerel seçime giderken bile, topluma söyleyecek tek bir sözünün kalmadığının farkında herkes… Her otoriter rejim gibi, toplumu ve muhalefeti tehdit ederek, halkı hayali bir düşmanla kutuplaştırarak, son çare kendi tarafında saf tutmaya çalıştığının farkında.

 

Devamını oku...

Birgün, 

27 Mart 2019

ssbfoto.jpeg

Nefret Üzerine Kurulu Siyasete Dur Demek

 

Son haftalarda peşi sıra açıklanan veriler Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu krizin ağırlığına işaret ediyor. Ama daha önemlisi bu durumun gelip geçici olmadığına, acilen önlemler alınması ve bu önlemlerin de her zamankinden farklı bir anlayışa dayanması gerektiğine işaret ediyor. Hem siyasi hem de ekonomik olarak farklı bir anlayışa.

Büyümüyoruz. Hatta 2018’in son çeyreğinde ekonomi yüzde 2,4 küçüldü. Ekonominin küçülmesi üretimin olmadığı, gelirlerin azaldığı anlamına geliyor. Nitekim 2018’de belirginleşen bu küçülme eğilimi, geçmiş kriz deneyimlerimizi düşündüğümüzde daha endişe verici. Çok uzağa değil, 2000-2001 ve 2008-2009 yıllarında yaşanan sert daralmaların eğilimlerine bakmak yeterli.

 

Devamını oku...

Birgün, 

20 Mart 2019

ssbfoto.jpeg

Siyaset Tüccarlarının Korkusu ve İzmir...

 

Yine aynı ideoloji, yine aynı anlayış… Biri sussa, diğeri susamıyor. Toprağı rant; ülkeyi ve kenti şirket; insanı da müşteri gören anlayışları öyle değilse böyle ortaya dökülüveriyor. Geçen hafta Saray’ın Bakan’larından biri deyiverdi: “İzmir kocaman bir şirket, aslında biz şehre CEO seçiyoruz”… İktidarın sağ siyasetinin ve ideolojisinin açık ifadesi. 

Biz, “vatan, ülke, kent” dedikçe onlar “şirket” diyor. Biz “yurttaş” dedikçe, onlar “tüketici, müşteri” diyor. Siyasal İslam’ın neoliberal düzenle kucaklaşmasına uygundur, varsın desinler. Biz ısrarla sokağımıza, mahallemize, kentimize, ülkemize yani “vatanımıza” sarılmaya, “yurttaşlığı” bu ülkede yeniden kurmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Yerel seçim bu yüzden çok önemli.

Çünkü İzmir’i şirket gören ve ona CEO seçen anlayışa karşı, yurttaşı vurgulayan anlayışın mücadelesi, nasıl bir ülkede yaşayacağımız sorusunun da yanıtını belirleyecek.

 

Devamını oku...

Birgün, 

6 Mart 2019

ssbfoto.jpeg

Tanzimden Sonra Sırada Karne mi Var?

Tanzim satışlarla başlayan haftada ekonomide yaşanan gerçekler, üstelik devletin resmi rakamlarıyla hepimizi çarptı.

Söyleyegeldiğimiz, dikkat çektiğimiz, uyardığımız gibi… Maalesef korkulan ne varsa, işte onun tam ortasındayız.

Sanayi üretimi, yüzde 9.8’lik düşüşle çakıldı. İmalat sanayi üretimindeki yıllık düşüş yüzde 10.8 oldu. Perakende satışlar bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9.2 düştü. Sadece gıda satışlarındaki düşüş yüzde 2.7. Gıda dışı satışlardaki düşüş ise yüzde 12.6’yı buldu.

 

Yani üretebilen de, tüketebilen de yok…

 

Devamını oku...

Birgün, 

20 Şubat 2019

ssbfoto.jpeg

Tanzim, Kadınlar ve Siyaset

Önce düşman belirlendi. Sonra zabıtalar işe koyuldu. “Suçlular” ın, terörist olarak adlandırılabileceği kadar ağır bir suç işlediklerine toplum ikna edildi. Suç mahallerinin soğan depoları ve sebze-meyve hali olmasının, zanlıların soğan – patates – domates – patlıcan satıcıları olmasının tuhaf karşılanmayacağı kıvama ulaştığında, insanların uzun kuyruklarda beklemeyi nimet sayacakları gün de gelmiş oldu. Ve işte o gün patatesin, biberin, domatesin, patlıcanın fiyatlarını tanzim etmek için tanzim satış çadırları kuruldu.

Oluşan kuyruklarda erkeklerin “hainden” hesap sorma güdüsüyle efelendiğine şahit olurken, kadınlarınsa hem bu efeliğe karşı çıkışlarını, hem de ekonomide yaşananların gerçek sorumlusunu bildiklerini izledik. Bu kısacık deneyim bile siyasette neden daha çok kadın temsiline ihtiyaç olduğunun somut göstergelerinden biri! Tanzim satış kuyruklarında, post-gerçeklik siyasetinin üzerine kurulduğu “düşmanla hesaplaşma” algısını tüm benliğiyle kabul edenlerle, 2019 yılında patlıcan biber kuyruğunda beklemesinin kimden kaynaklı olduğunun gayet farkında olanları yan yana gördük. Siyasi ve ekonomik krizden çıkışın, daha çok kadını, daha çok genci siyasete dahil etmekte, düzenin dışladığı tüm kesimlerinin temsilini sağlamakta olduğunu gördük.

 

Devamını oku...

Birgün, 

13 Şubat 2019

ssbfoto.jpeg

TBMM Yok Edildikçe Daha da Fakirleşeceğiz

Alınan güç yetmemiş olacak ki Saray, TBMM’nin elde kalan çok sınırlı yasama gücünden de rahatsız olmuş! TBMM’nin mevcut yasama gücü için “çok sınırlı” demek bile fazla kaçıyor özünde. Zira, 16 Nisan referandumu ile yasama yetkileri TBMM’den Saray’ın kararnamelerine aktarıldı. TBMM’de kalan yasama yetkisi de çoğunluğu elinde tutan Saray’ın siyasi partileri ile sınırlı zaten! Herhangi bir yasa teklifinin kabul edilebilmesi için Saray talimatıyla, AKP-MHP ittifakının üyeleri tarafından önerilmesi neredeyse bir zorunluluk… Cumhur ittifakının siyasi programında olsa dahi herhangi bir yasa teklifi bu ittifak dışında bir parti tarafından Meclise sunulursa, Cumhur ittifakı tarafından otomatik olarak reddediliyor.

Hal böyle iken yandaş gazetelere sız(dırıl)an bilgilere göre Saray’ın kendi hazırladığı yasalardan da memnun olmadığı ortaya çıkıverdi! Uzun ve ayrıntılı yasaların yerini kısa ve öz yasalara, hatta kararname ve yönetmeliklere bırakması yönünde bir Saray tercihi ifade ediliyor. Yasa değil kararname. TBMM değil Saray. Halkın egemenliği değil tek adamın keyfi. Zaten durum buydu, şimdi belli ki yanlışlıkla boşluk bırakılmış olan bir alan varsa diye Saray halkın adına kullanılabilecek yasama kırıntılarını da ortadan kaldırma yolunda.

 

Devamını oku...

Birgün, 

6 Şubat 2019

ssbfoto.jpeg

Yoksuluz Çünkü Siz Varsınız

250 günü çoktan geçti. Flormar’da sendikalı oldukları için işten atılan çoğu kadın 132 işçinin direnişi aylardır sürüyor.

Ağır çalışma koşullarına, düşük ücrete, patron ve temsilcilerinin kötü muamelelerine karşı anayasal hakları olan sendikaya üye olmak için adım attıkları anda işçilerin hayatları değişti. Yönetim önce sendikalaşmayı engellemek için örgütlenmeye öncülük eden işçilerden başlayarak gruplar halinde işten atmaya başladı. Ardından sadece direnişe ilk çıkan işçi arkadaşlarına alkışlayarak, el sallayarak destek verenleri işten attı.

Yıl döndü, mevsim değişti işçiler hâlâ direniyor.

Onlara yenileri katılıyor. Hafta başında bu kez İkitelli Şehir Hastanesi inşaatında çalışan binlerce işçi, her tür baskıyı göze alıp, düzgün yemek ve insanca çalışma koşulları için eylem başlattı. Aynı, içlerinde sendikaya üye olanların gözaltına alındığı 3. Havaalimanı işçileri gibi…

 

Devamını oku...

Birgün, 

23 Ocak 2019

ssbfoto.jpeg

Oyuna Gelmemek

Yine neredeyse tüm “haber” kanallarından aynı ses yankılanıyor: “Denizlerimizin kenarlarını, orman alanlarını betona çevirme gayretinde olanlar var. Orman falan kesiyor, götürüyorlar. Dikey mimari yapayım, malı götüreyim.”

Tepkileriyse bir dost sohbetinde duyuyorum: “Esas gündemi kamuoyuna taşımayalım diye, bizi oyalamak için yapıyorlar. Orman da, Mozart da, poşet de, Anayasa ihlali de birer oyun. Aman ha bu oyuna gelmeyelim”.

Anayasanın 94. Maddesi’ni açıkça ihlal ederek TBMM Başkanı olarak belediye seçimlerine girecek olan Binali Yıldırım, “seçim siyasi faaliyet değildir” cümlesiyle hayatımızdaki birçok gerçekliği özetleyivermişti. Özetin açılımı şu: Saray diyor ki, Anayasa ihlal edilecek bir paçavradır, seçimler adil ve güvenli değildir, rejim katılımcı bir demokrasi olmadığından seçimler de artık siyaset değildir.

 

Devamını oku...

Birgün, 

16 Ocak 2019

ssbfoto.jpeg

Karşıtlıkta buluşmamız yeter mi?

 

Ziraat Bankası… 1863’te kuruldu. Yasasında “Ziraat Bankası çiftçilere kolaylık sağlamak ve tarımın gelişmesine yardımcı olmak için kurulmuştur” denilmişti kurulurken. 2017’de Saray’ın aile şirketi olan Varlık Fonu’na devredildi. Ve 2019’a girerken Saray’ın aile şirketinin bankasına dönüşmüş olan Ziraat Bankası bugün toprağından üreten çiftçiyi değil, spor kulüplerinin borçlarını üstleniyor, çiftçiyi değil spor kulüplerini kurtarıyor. Bankanın tarım sektörüne verdiği krediler, tarım dışı kredilerin yanında devede kulak kalıyor.

 

Ziraat Bankası tam bir Saray bankası olarak kullanılıyor! Futbol kulüplerinin borçları yeniden yapılandırılarak, Ziraat Bankası kanalıyla devlet güvencesine (!) alınıyor. Yani bu borçlar devlet tarafından üstlenilecek. Sen, ben, biz, çiftçi Mehmet amca, emekli Ayşe teyze, işçi, memur, beyaz ya da mavi yakalı hepimiz bu borçları üstleneceğiz. Yani kulüplerin borçlarını Ziraat Bankası üzerinden nihayetinde biz, halk olarak ödeyeceğiz.

 

Devamını oku...

Birgün, 

9 Ocak 2019

ssbfoto.jpeg

Verilerin verdiği yanıt! 

29 Ağustos, Recep Tayyip Erdoğan: “Çok büyük badire atlattık, iki aya kalmaz toparlarız.”

10 Aralık, Berat Albayrak: “Türkiye stagflasyona girdi sözleri yanıtını aldı.”

14 Aralık, Binali Yıldırım: “Geçmişte fazla açılmıştık, şimdi biraz toparlayacağız. 3-5 aya toparlarız.”

Ağustos’un üzerinden neredeyse 4 ay geçti. Bu 4 ay içerisinde ekonomi toparlamadı. Ekonomimiz badireyi atlatamamış… Bilakis ekonomide durgunluk içerisine enflasyon gerçeğini yaşıyoruz. Bir diğer deyişle stagflasyon! Peki, hakikaten veriler damadın söylediği gibi “Türkiye stagflasyona girdi” diyenlerimize bir yanıt verdi mi?

Gelişmeler stagflasyonu da aşan bir ekonomik küçülmeye doğru yol aldığımızı gösteriyor! Verilerin bize verdiği yanıt çok açık: Türkiye ekonomisi stagflasyonda. Türkiye ekonomisi ağır bir krizde. Neredeyse tüm veriler Berat Albayrak’a bu gerçeği haykırıyor oysa!

Sanayi üretimi Ekim’de bir önceki aya göre yüzde 1,9 azaldı, bu da geçen yılın aynı ayına göre sanayi üretiminin yüzde 5,7 daralması anlamına geliyor. Bu gerçek ekonomide durgunluğun küçülmeye doğru kötüleşiyor olduğunun işareti. Üstelik sanayi üretimindeki gelişmelerin alt kırılımları bu küçülmenin kalıcı olacağına dair de işaret ediyor. Aramalı, enerji, sermaye malı sanayi üretiminde yıllık küçülme var. Üstelik de aramalı sanayi üretimi yüzde 9,5 küçülmüş, sermaye malı sanayi üretimi yüzde 6,7 küçülmüş. Durgunluk değil küçülme…

Üstelik bu küçülme TL’nin değer kaybı nedeniyle ithalatın da ağır şekilde azaldığı bir dönemde gerçekleşiyor. Aylık ortalama 19 milyar dolar civarında ithalat yaparak üretim bantlarını açık tutan üreticilerin ithalat talebi, ortalama 15 milyar dolara düşmüş. İthalatımızın yüzde 76’sının hammadde ve aramalı, yüzde 13’ünün yatırım malı olduğu gerçeği bu azalmanın üretim bantlarının durmasına işaret ettiği çok açık! Veriler hem kendi ürettiğimiz aramalı ve sermaye malları azalırken hem de ithalat azalmışken üretim bantlarının 3-5 ay sonra nasıl çalışır hale geleceği sorusunu bağırıyor.

Devamını oku...

Birgün, 

19 Aralık 2018

ssbfoto.jpeg

Kriz: Ansızın gelmedi, bir çırpıda gitmeyecek

Yeni bir yılı bir kez daha ekonomik krizin gölgesinde karşılıyoruz. Bu ülke daha önce de böyle zamanlar yaşadı. Ama böylesini doğrusu hiç yaşamadı.

Öncelikle gerçekleri önümüze koymalı, eğip bükmeden yaşadıklarımızın ne olduğunu tüm açıklığıyla tespit etmeliyiz. İktidar istediği kadar “kriz, miriz yok” desin. Kriz var!

Üretimden işsizliğe, enflasyondan finansal fiyatlamalara, hepsi bir ekonomik durgunluğa ve durgunluk içinde enflasyona işaret ediyor. Yani stagflasyona…

Biliyoruz ki stagflasyonlar olumsuz üretim şoklarından kaynaklanır. Bizim üretim şokumuzun iki temel sebebi var: Birincisi, üreticinin maliyetlerinin çok artmış olması; ikincisi, üretim kapasitesini oluşturan üretim faktörlerinin zaman içinde giderek aşınmış olması. İthalata bağımlı ve borca dayalı üretim yapımız nedeniyle 1 Ocak’tan bugüne 3,76 TL’den 5,36’ya çıkan dolar kuru ve faizlerin en az yüzde 50 artması üreticiler açısından ağır maliyet artışları anlamına geliyor. Fiziksel, sosyal ve beşeri sermayemiz ve kurumsal yapımızdaki erozyon, bir yandan da üretim kapasitemizin erimesine yol açıyor. Verimli fiziksel sermaye birikimi yerine son 7 yıl içerisinde 551 milyar doları betona gömmüş olan anlayış; eğitimi bir siyasi partinin ideolojik oyun alanı olarak gören siyaset; demokrasiyi, kapsayıcılığı, halkın iktidar üzerindeki denetim araçlarının hepsinin yıkılmış olması üretim kapasitemizi zayıflattı.

Üretim kapasitesindeki erimeye ve maliyet artışlarına neden olan, iktidar tarafından kurulan bu düzenin iki temel üzerine oturduğunu söylemek mümkün: Birincisi sanayi, tarım, teknoloji yerine rantı; üretim yerine tüketimi; gelirle zenginleşmek yerine borçla tüketmeyi; niteliği sürekli artan bir işgücüyle katma değeri yüksek bir üretim yerine ucuz işgücü deposu olmayı seçen bir ekonomik anlayış. İktidar bu ekonomik anlayışı kurmak için Kamu İhale Kanunu, Varlık Fonu da dahil olmak üzere tüm bütçe dışı fonları ve kamu-özel işbirliği modelini araç olarak kullanageldi hep. Düzenin ikinci ayağı ise kurumların yerini kişilerin, kuralların yerini keyfiliğin, demokrasinin yerini otoriterliğin aldığı yeni yönetim anlayışı oldu. Bir diğer deyişle Cumhurbaşkanlığı sistemi diye adlandırılan yeni tek adam rejimi oldu. Yani kurulan tek adam rejimi ekonomik krizi doğuran ve derinleştiren en önemli unsurlardan biri.

Devamını oku...

T24, 

14 Aralık 2018

ssbfoto.jpeg

Yerelden Türkiye'ye yayılacak bir rüzgara ihtiyacımız var

Türkiye ekonomisi tek adam rejiminin elinde her geçen gün daha da merkezileşiyor. Referandumla başlayan tek adam rejiminin siyasi inşası, 24 Haziran seçimleriyle birlikte tüm boyutlarıyla resmileşti. Hukuksuz, kuralsız, keyfi, baskıcı, antidemokratik, ahbap-çavuş ilişkilerine dayanan bu yeni düzeninin ekonomi yönetimindeki önemli unsurlardan biri merkezileşme…

Son olarak TBMM’de Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen torba yasada bu merkezileştirmeyi derinleştiren birçok unsur var. Mesela, Cumhurbaşkanı’na ekonomide OHAL yetkisi veriliyor. Krize kriz demeden post-gerçeklik siyasetine devam eden iktidar, torba yasayla, neredeyse krizi tanımlama görevini de Cumhurbaşkanı’na devrediyor! “Finansal sistemin bütününe sirayet edebilecek ölçüde olumsuz bir gelişme” olarak tanımlanan krizin adının konması için hangi ölçüde, kimi etkileyen olumsuz gelişmeler olması gerektiği ise muğlak… Olur da kriz tanımlanırsa, uygulanacak tedbirlere de yine Cumhurbaşkanı karar verecek. Her şeye karar verdiği gibi!

Aynı torba yasada artan merkezileşme belediyelere keyfince para aktarma yetkisinin de Cumhurbaşkanı’na verilmesinde belli. Yasa teklifiyle Cumhurbaşkanı, “yatırım nitelikli projelerin gerçekleşmesi” adı altında Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın bütçesinden “belediyelere yardım ödeneği” verebilecek. Yetkiyi merkezileştiren, o yetkiyle “istediği” belediyeye kaynak aktarılmasının önünü açan düzenleme kurumlar ve kurallarla işleyen değil şahıslar ve keyfilikle yürütülen sistemin kodu. Nitekim henüz seçimler yapılmadan dahi sonuçlarını “beğenmediği” belediye seçimlerinde seçimi kazananları terörist ilan ederek kayyum atayacağını ilan etmişti Saray!

Aynı siyasi dönüşümün bir parçası olarak, Meclis’in bütçe üzerinde denetleme, belirleme ve onaylama imkânını tamamen yok eden, halkın bütçe hakkını gasp eden de Saray’dı… Kendisini başkanı, damadını yardımcısı olarak atadığı bir aile şirketi olan Varlık Fonu’na cumhuriyetin miras kurumlarını devreden de, halkın ödediği vergilerin toplandığı Hazine’nin kaynaklarını istediği şekilde kullanacak yetkiyi alan da Saray’dı… Yarın toplanacak olan ve on milyonları ilgilendiren Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun bağlandığı yer de Saray...

Devamını oku...

BirGün, 

12 Aralık 2018

ssbfoto.jpeg

Yerel seçimin ne önemli var...

Yerel seçimler yaklaşırken, siyasetin nabzı 31 Mart’a yönelik ittifak ve adaylık denklemleri etrafında atmaya çoktan başladı. Bir yanda sürecin yakın vadeli “taktik” boyutları tartışılırken bir yanda ise halkın önemli bir kesiminde başka bir şey yaşanıyor. Toplumsal muhalefet; ‘Hayır’ iradesinde ortaya çıkan, 24 Haziran miting alanlarına taşan umudun yeniden ortaya çıkmasını bekleyen bir sessizliğin içinde. Faşizmin ağır baskısına rağmen var olan toplumsal muhalefetin hakkıyla siyasete taşınmasını bekliyor.

Bütün “kurumları” olduğu gibi yerel yönetimleri de kendi merkezi ve baskıcı benliği içinde eriten Saray Rejimi ile karşı karşıyayız. Bu durumun toplumsal muhalefetin heyecanını yok etmesi kuşkusuz anlaşılabilir. Seçim yasalarının tarumar edildiği, seçim güvenliğinin ortadan kaldırıldığı, belediyelerin daha seçim süreci başlamadan kayyum sopasıyla vesayete alındığı bir ülkede “Yahu hâlâ ne belediyesi” sorusu meşru bir siyasi sorudur ve akıllardan geçebilir...

Oysa bütün bu kaygıları aşan bir gerçek ve fırsat var karşımızda. 31 Mart seçimleri, muhalefet açısından salt “hizmet siyasetini” aşarak Saray Rejimi’ne karşı çıkışın bir adımına dönüştürülebilir. Kent yönetimi de belediye hizmetlerini aşan bir Türkiye iddiasına taşınabilir. Bunları yapabildiğimiz ölçüde yerel seçimler Saray Rejimi’ne karşı yeni bir toplumsal iradenin başlangıcı olma potansiyelini taşıyor. Nitekim, Saray Rejimi’nin yerel seçimlere dair yaklaşımını da bu tespitin şekillendirdiğini görmek mümkün.

MHP, rejimin bekası kaygısıyla AKP ile hareket ettiğini açıkça ifade ediyor. AKP’nin ise özellikle büyükşehirlerdeki adaylarla ilgili tutumu, yerel seçimleri ranta dayalı ekonomik birikim modelini yeniden üretmek için yaşamsal gördüğünün belgesi adeta.

Rejimin, 16 yıldır bir türlü hakim olamadığı İzmir’de karar verdiği aday, kurduğu rejimin özgün karakteri düşünüldüğünde var oluşuyla çok tutarlı. “Kent siyaseti” her rejimin varlık dinamikleri bakımından kritiktir. Kent, siyasal bir alandır ve iktidar ilişkileri önce kentte örülür.

Devamını oku...

BirGün, 

5 Aralık 2018

ssbfoto.jpeg

Ekonomik kriz gerçeğini siyaset sahnesinde tutmak

Yeni rejimin ilk bütçesinin TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşmeleri tamamlandı. Derin bir ekonomik krize giren bir ekonominin bütçesi miydi? Krize karşı önlemler içeriyor muydu? Faturayı kime kesiyordu? Bu ve daha nice sorulara yanıt arayan tartışmaları yapmamız önemliydi, hatta bu soruları ısrarla ve açıkça Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin “özel sektör” bakanlarına sormak da… Soru soracak tüm demokratik kanallar ve araçlar yeni rejimle ortadan kalktı. Bu ciddi demokratik kaybı telafi etmek için, parlamenter demokrasiye dönüşün siyasi iddiasından vazgeçmemek gerektiği açık. Bunun bir parçası da mutlaka yeniden demokratik değerlerle işlevliğini kazanacak olan TBMM’ni koruyup kollamaktan geçiyor.

Ancak, koruyup kolladığımız Meclis’i ve Türkiye’yi gerçek bir demokrasiye kavuşturacaksak, o zaman tüm bu mücadeleyi gasp edilmiş demokratik hakların gölgesinde verdiğimizi unutulmamalıyız! Bu gerçekten koptuğumuz her an, olağan araçlarla, her şey normalmiş gibi refleks veriyoruz. Bu gerçekten koptuğumuzda parlamenter demokrasiye dönüşün ihtiyaç duyduğu meşruluk sorununu tartışmaktan çıkıyor, hatta yeni rejimin meşrulaştırıcı aktörlerine dönüşme riski taşıyoruz. Tam da bu nedenle, Meclisi koruyup kollamak salt Meclis içi bir siyasetle yapılamaz, diyoruz. Ekmeğimiz, özgürlüğümüz için Meclis dışına taşan bir siyasete ihtiyaç var, diyoruz.

Bütçeyi demokrasinin temeli olan bütçe hakkının gasp edildiği tek adamlığın gölgesinde tartıştık Komisyon’da. Aralık ayı boyunca TBMM Genel Kurulu’ndaki tartışmalar da yine bu gerçeğin gölgesinde yapılacak.

Aralık ayı boyunca gerçekleşecek olan Asgari Ücret Komisyonu çalışmaları da yine aynı gölgenin altında gerçekleşecek! Asgari ücretin tespitine dair çalışmalar da, aynı bütçede olduğu gibi ekonomik kriz gerçeğinin sahne ışıkları altında, tek adam rejiminin gölgesinde yapılacak.

Devamını oku...

BirGün, 28 Kasım 2018

ssbfoto.jpeg

Bu bütçeden gelecek çıkmaz

Geçtiğimiz hafta, tersine beyin göçü için yetenekli araştırmacılarla ilgili “para verelim de dönsünler” açıklamalarının üzerinden 24 saat geçmeden, sabaha karşı evleri basılan akademisyen, hukukçu, bilim insanı, çok sayıda ismin gözaltı haberiyle güne uyandık.

Bir kez daha…

Ve bir kez daha içinde bulunduğumuz ekonomik krizin sadece ekonomik gelişmelerden kaynaklanmadığı, gerçekte bu ekonomik gelişmeleri yaratan çok derin sorunlarımız olduğu da yüzümüze çarpıldı.

Evet bir krizin tam da içindeyiz.

Bu kriz, antidemokratik, hukuksuz, eşitlik ve özgürlükleri hiçe sayan bir siyasi anlayış ile onun izdüşümü olan, kapsayıcı, eşitlikçi bir kalkınma hedefinin yerine, yıllardır ve sürekli “ne pahasına olursa olsun büyüyelim” diyen anlayıştan kaynaklanıyor.

Bu anlayış derinleşerek devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı’nın hazırladığı 2019 bütçesinde tekrar tekrar görüyoruz.
Sanayi, teknoloji ve bilim bakanlığının bütçe oturumu da bunun en çarpıcı örneğiydi.

Teknoloji için bilim gerekiyor, bilim için eğitim ve özgürlük gerekiyor. Oysaki bugünkü gerçekler çok farklı. Üniversiteleri içi boş dört duvara çevirdiler, tek tipleştirdiler, bilim insanlarını “barış” dedi diye ihraç edip, yetmedi pasaportlarına el koydular, yetmedi gözaltına aldılar…

Devamını oku...

BirGün, 21 Kasım 2018

ssbfoto.jpeg

Diyelim ki 2019 Bütçesi Meclis'te reddedildi...

 

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 2019 bütçesini tartışıyoruz. Öyle bir bütçe ki iflasları, konkordatoları, rekor enflasyonu, intihar eden emekçileri, açlığa mahkûm edilen milyonlarca çalışanı, yaygın ekonomik krizi görmezden geliyor. Saray rejiminin krizi çıkartan sınıfsal tercihlerini yeniden ve bir kez daha dayatıyor. Bir kez daha halktan değil yandaştan, üretimden değil ranttan, yüzde 99’dan değil yüzde 1’den yana… Halkı yok sayan bir “Saray Rejimi bütçesi”…

Ama bu kez çok temel bir başka garabet daha var. Bu bütçe, sadece içeriğiyle değil, tüm süreçleri ve sonuçlarıyla da milli egemenliği, halkı yok sayıyor! Tek adam rejiminde halkın en temel demokratik haklarından olan bütçe hakkı gasp edilmiş. Tek adam rejiminde, Saray tarafından hazırlanıp TBMM’ye sunulan bu bütçeye, milletin vekillerinin müdahale ihtimali de bulunmuyor. Meclis, ola ki bu bütçeyi reddetse bile bunun herhangi bir siyasi sonucu olmayacak!

Parlamenter demokrasimizde bütçesi reddedilen hükümetler teamül gereği görevi bırakırken, Saray Rejimi’nin bütçesini TBMM reddederse Saray bildiğini okumaya devam edecek.

Durumu anlamak bakımından hadi çubuğu daha da bükelim ve diyelim ki, milletin Meclise gönderdiği AKP’li vekiller de dahil tüm vekiller, bu bütçeye olumsuz oy verdi. Ne olacak? Bir siyasi sonuç doğacak mı? Hayır!

Devamını oku...

BirGün, 14 Kasım 2018

ssbfoto.jpeg

Kimin bütçesi? Saray’ın mı, halkın mı?

“Tek adam rejiminin” ilk bütçesi TBMM’ye sunuldu. Bütçeler her manada siyasi metinlerdir. İktidarların, kaynağın kimlerden toplanacağı ve nereye harcanacağına dair tercihlerini ortaya koyarlar. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu gibi ekonomik kriz durumlarında bütçenin önemi daha da artar. Ekonomik krizin faturasının kime çıkacağının, krizin etkileri karşısında kimlerin korunacağının işaretleri bütçede verilir.

Egemenliğin halkta olduğu gerçek demokrasilerde bu egemenliğin kullanıldığı en önemli araçlardan biri de bütçe hakkıdır. Bireyin devlete ödediği vergilerin nereye harcanacağına, seçtiği temsilciler eliyle karar vermesi ve bütçenin nereye harcandığına dair hesap sorabilmesinin adıdır bütçe hakkı… Bugün Sayıştay raporlarında yolsuzluklar bangır bangır ifade edilmesine rağmen hukuki hiçbir adımın atılmıyor olması bütçe hakkının siyasi olarak artık gasp edilmiş olduğunun ve yok edildiğinin de en somut göstergelerinden biri. 2019 bütçesi halkın bütçe hakkının gasp edildiği, tek adam rejiminin bütçesi...

Bütçe mücadelesi bir demokrasi mücadelesidir.

Devamını oku...

BirGün,   7 Kasım 2018

Yerel Seçim Havasına Girerken 

Ne çok gündem var tartışmamız gereken. Zaman da, değişen iletişim kültürü de her bir gündemi hak ettiği yoğunlukla tartışmaya engel olmaya devam ediyor. 280 karaktere sıkışıyoruz.

Enflasyon son 15 yılın rekorunu kırdı, sene sonunda yüzde 30’lara ulaşacak. İktidar enflasyonla mücadelede politika tedbirlerini değil, polisiye tedbirleri seçti. Saray her krize tek bir çözümde ısrarcı: baskı, daha çok baskı.

 

İşsizlik artıyor.

 

Önce Hazine’yi Varlık Fonu’na sonra özel statülü özel şirket Varlık Fonu’nu Cumhurbaşkanı ve damadına verdiler. Devlet aile şirketi oldu. Enflasyon gerçeklerini beğenmeyince TÜİK’te ilgili bürokratı görevden aldılar.

EÜAŞ yönetimine, EÜAŞ’nin işlerini yapan bir şirket ortağını atadılar. Devlet yönetimi daha da keyfileşti, şirketleşti.

 

İşe durumu tespit ederek başlamalıyız elbette. Ama artık bu başlangıcın ötesine geçilmeli. Her zamankinden farklı araçlarla, farklı bir iş yapma biçimiyle, farklı bir siyasi içerikle, farklı bir örgütlenmeyle…

Devamını oku...

BirGün, 17 Ekim 2018

Gölge Elitler...

Tek Adam Rejimi çok pahalı… Yine ve yeniden doğalgaz ve elektriğe zam geldi. En son gelen zamlarla tüketici için elektriğin faturası son 3 ayda artık yüzde 30’un üzerinde daha pahalı. Yetmedi, doğalgaz da en az yüzde 30 daha pahalı. Tüketici tek adam rejiminin bedelini ödüyor. Üretici için bu oran daha da yüksek. Üretici tek adam rejiminin bedelini ödüyor.

Elektriğe ve doğalgaza gelen zamların artan un fiyatlarına da eklenmesiyle fırıncılar ekmeğe zam yapacaklarını duyurdular. Ekmeğe yapılacak zam iktidar tarafından spekülatif olarak değerlendirildi. Akla şu soru nedense hiç gelmedi: Peki o zaman doğalgaz ve elektrik fiyatlarına yapılan zamlar da bir spekülasyonun ve spekülatörlerin doğurduğu fiyat artışları mıydı?

 

Doğalgaz ve elektriğe yapılan zamların yolu, özel statülü bir özel şirket olan ve yönetimi AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’da olan Varlık Fonu’nun sahibi olduğu BOTAŞ’tan geçiyor… Yani Varlık Fonun’dan geçiyor. Yani tek adamdan geçiyor...

Çökmekte olan bu sistemin ve ekonomik düzenin alacaklıları, şimdi alacaklarını teminat altına almak derdinde!

Devamını oku...

BirGün, 3 Ekim 2018

Yeni Ekonomi Programı Bir İtiraf Belgesidir

Geçen hafta, krizle boğuşan ekonomimizin gelecek 3 yılına ilişkin yol haritası ortaya koyması gereken Yeni Ekonomi Programı açıklandı. Program adına tezat içeriğinde, “yeni” hiçbir şey içermiyor. 

Bu program özetle şunu söylüyor: Değişmeden, eskiyi devam ettirerek, krize yol açan ne varsa hepsini, yani düzeni koruyarak yola devam!

Programın içeriğinde yığılmış detaylarsa, bu krizin faturasının en geniş halk kesimlerine, toplumun üretici güçlerine, yani yüzde 99’a yıkılacağını açıkça ortaya koyuyor. Yeni Ekonomi Programı’nda ‘‘yeni’’ yok, eskimiş ve kriz çıkartan düzenin tam olarak devamı var.

Kriz bugün en somut olarak döviz-faiz-enflasyon üçgeninde belirginleşiyor. Krizin hem yıllar içinde kurulan rantçı, talancı ekonomik düzenin hem de kurumların, demokrasinin ve hukukun yıkılmasından kaynaklı güven kaybının bir sonucu olduğu Saray rejimi dışında artık herkes tarafından biliniyor, görülüyor. Bu yılın devamında dövizin 6 civarında kalacağı öngörüsü ve önümüzdeki 3 yıl da bu düzeyde seyredeceğinin beyanı ne rantçı düzeni ne de bu güven kaybını mesele ettiklerinin göstergesi.

Yani Saray, tam da ideolojik duruşuna, rejimin varoluşsal özelliklerine uygun şekilde, kendisi olmaya, yine aile şirketini ve şirketin ortaklarını korumaya, yani yıkıma devam edecek.

Düzen değişmeyecek… Yeni Ekonomi Programı, zaten bildiğimiz ve çokça ifade ettiğimiz bu gerçeğin itiraf belgesi. Düzenin rantçı sermayeye en önemli kaynak transferi araçlarından olan Kamu Özel İşbirlikleri bırakın iptal edilmeyi, devam ettirilecek, hatta yaygınlaştırılacak. İnşaat sektöründe rant paylaşımı yetmemiş olacak ki, şimdi buna teknoloji ve AR-GE kılıfı da eklenecek.

Devamını oku...

BirGün, 26 Eylül 2018

Duyuyor musunuz?

Tahtakuruları. Eksik ödenen, hatta ödenmeyen haklar. Ölümler. Görünmeyenler.

Aylardır, yıllardır hayatın her köşesinde, verilerin içinde gizli gerçekler bunlar. Türkiye, iş cinayetlerinde AB birincisi, çalışırken can kaybı AB ortalamasının 5-6 katı. Üstelik her şey gibi iş cinayetleri de kayıtdışı! Yani bu rakamlar dahi gerçeği tümüyle ortaya koymuyor. Ha kimi için zaten bu rakamlar yuvarlanabilir sayılardan ibaret, insan canından değil. İşin vahşetini, düzenin hoyratlığını bundan daha somut ortaya koymak mümkün olmasa gerek.

“Ezilenlerin ve itiraz edenlerin hayaleti yeniden meydanlarda dolaşıyor...” Bundan aylar önce, o tarihi manifestodan ilhamla, bu müthiş tespiti bir kez de Gelecek için Biz olarak hatırlatmıştık. Amacımız, siyaset tarafından yok sayılanların potansiyel siyasi gücünü ve önemini hatırlatmaktı.

Şimdi o “hayalet”, Türkiye’nin dört bir yanında sarı baretlilerin, mavi önlüklülerin şimdilik sessiz ve mütevazı itirazında vücut buluyor.

Saray rejiminin ranta dayanan politik ekonomisi gümbür gümbür çöküyor. İhtiyacımızın bugünden farklı bir siyaseti örgütlemek olduğu her geçen gün daha da belirginleşiyor. İtirazın dolar garantili avanta ihalelerle kaynak aktardıkları yandaş şirketlerin şantiyelerinden yükseliyor olması, çöküşün de, bu yeni siyaset ihtiyacının da tescili adeta. 

Bu ihtiyaç duyulan siyaseti örgütleyecek politik özneyi hala hakkıyla ortaya çıkarabilmiş değiliz... Bırakın Sanayi 4.0 devriminin doğuracağı yeni üretim şeklinin ortaya çıkartacağı yeni emekçi tanımını yapmayı, bugünün ücretli çalışanlarını dahi bu siyasette ortaklaştıracak bir okumayı egemen kılabilmiş değiliz henüz. Ama sınıf çağırmaya devam ediyor. Flormar’dan, Cargill’den, 3. Havalimanında duyduğumuz haykırış işte bu çağrının başlangıcı.

 

 

Devamını oku...

BirGün, 19 Eylül 2018

Ejder meyveli smoothie eşliğinde

Giderek daha yoğun hissettiğimiz gerçekler pazartesi TÜİK’in resmi açıklamasıyla rakamlara döküldü. Enflasyon 14 yıl sonra bir rekor daha kırarak Temmuz’daki yüzde 15,85 düzeyinden Ağustos’ta yüzde 17,90’a yükseldi. Daha kritik olan, tüketici için yükselişin devam edeceğinin habercisi, üreticinin altında ezildiği enflasyon, yani üretici enflasyonu… Ağustosta yüzde 32,13’e fırladı.

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok. AKP’nin yandaşlara rant aktarılmasına, borçlanmayla tüketimin ve verimsiz yatırımların sürdürülmesine dayalı ekonomi politiği çöktü. Enflasyon, uzaktan bakılan bir buzdağının ufukta görünen ilk noktası gibi, krizin ilk resmi, görünür işareti olarak artık karşımızda. 

Artık doğrudan hepimizin kırtasiyede, eczanede, benzin istasyonunda, köprülerde, bakkalda, markette de hissetmeye başladığı krizin resmi... Üstelik enflasyon, ekonomi yavaşlarken, üretim zorlaşırken yaşanıyor. Durum tam da bu: Yavaşlayan bir ekonomi ve yükselen enflasyon! Stagflasyon artık kapıda.

AKP’nin kendi sınıfsal yönetim tercihlerini örtmek için bir kez daha sarıldığı dış güçler yalanının ve içi boş, sahte “milli birlik ve beraberlik” söyleminin gölgesi kalktığında geriye yalın bir gerçek kalıyor: Krizin ilk görünür yüzü enflasyon, herkesten önce sabit gelirli emekçiyi vuruyor. Sabit gelirli milyonların alım gücü, adeta yeni bir vergi salınmış gibi günden güne eriyor.

 

 

Devamını oku...

BirGün, 05 Eylül 2018

'Siyasileştirmeyin' diyenlere...

Bayramlar geçti... Ülkeye huzur, mutluluk ve barış geleceğinin beklentisinin en saf ve temiz haliyle dile getirildiği bayramlar... Bu duygu ülke gerçeklerinin de bir süre üzerini örtüveriyor. Oysa hepimiz çok iyi biliyoruz ki huzur, mutluluk, barış, refah, adalet, eşitlik, özgürlük bayramın sihirli değnek dokunuşuyla gelmiyor. Meselelerin siyasete taşınmasıyla, insanların o siyasetin öznesi olmayı seçecekleri bir değişim inancının oluşturulmasıyla sağlanacak tüm bunlar.

İktidarın unutturmaya çalıştığı da bu değil mi zaten? İktidar, siyasetin ancak kendi tanımladığı çerçevede yapılmasını kabul edilebilir kılıyor. Aksi halde, bu sınırı aşanların cezasının ne olacağını yine iktidar belirliyor. Yani “yeni rejim” keyfi biçimde meşruiyetin sınırlarını pervasızca çizmeye kalkıyor.

Bu pervasızlık uzun yıllardır süren bir karanlığın 700. Cumartesi günü, polisin copuyla, biber gazının kestiği nefesle ayyuka çıktı. Ve iktidarın bu dokunuşuyla yeniden tanımlanıverdi siyaset: Cumartesi annelerinin talebi bir vicdani meseleydi, siyaset üstüydü. Siyasete bulaştırılmamalıydı.

Hayır! Cumartesi annelerinin talebi siyasidir. Zira kayıplarına, acılarına, isyanlarına yol açmış olan her şey de siyasidir. Cumartesi annelerinin talebi kadar onlara yapılan da siyasidir. Siyaset üstü değildir. Siyasetin göbeğindedir.

Bunu haykırarak başlayacak ülkedeki özgürlük, eşitlik, barış, refah ve huzur inşası da. Talep de, talebe yol açan olaylar da siyasidir. Çözüm de ancak bireylerin bu siyasetin öznesi olmayı seçmesiyle ortaya çıkacak. Onları özne olmaya ikna edecek olan, isyan duygusu kadar, meselenin siyasi olduğu görüşünde ortaklaştıracak bir tanımlamadır da aynı zamanda. Bizlere düşen görev de işte tam burada başlamaktadır!

Vicdanımızı yaralayan birçok acının, ortaklaştığımız ve şahit olduğumuz vahşetlerin ağırlığının omuzlarımıza her geçen gün daha ağır bir yükle yüklendiği bir karanlıktan geçiyoruz. Bu yükü hafifletmek için, siyasetsizliğin yol açtığı apolitikleşmiş toplumsal sarmala düşmemek için tekrar tekrar hatırlatmalıyız. Mesele siyasidir!

 

 

Devamını oku...

BirGün,

29 Ağustos 2018

Bir krizin anatomisi: iş dünyası, uluslararası finans ve Ayşe teyze...

Cuma günü, toplantı Dolmabahçe’de. İş dünyası ile. Perşembe günü, toplantı telekonferansla. Yabancı yatırımcılarla… “Modelin’’ yeni olmadığını anlamanın bir yolu da bu. Model, öncelikli olarak büyük sermayeyi memnun etmeyi, yabancı yatırımcıyı ikna etmeyi gerektiriyor. Meselenin özü bu.

Bilerek, isteyerek, adım adım kurdukları düzen bunu gerektiriyor zira. Bir yandan da toplumun, meselenin Ayşe Teyze’nin meselesi olmadığına da ikna edilmesi gerekiyor. ‘’Eee, onu da birileri yapar canım’’ diye düşünüyor olmalılar! Ne de olsa kendi siyasi cenahlarından olmadığı izlenimi verilebilecek şarkıcılara yandaş mecralarda ‘’esasında bir sorunumuz yok’’ dedirtmişler 24 Haziran seçimlerinden bu yana. Yine dedirtirler.

Ekonomide yaşanan krize karşı, cambaza bak, diyecek birileri nasıl olsa çıkar rahatlığıyla hareket ediyor iktidar. Birisi çıkar “aynı gemideyiz, susun” der, nasıl olsa. Birisi sosyal medyada TL’nin döviz karşısında sadece yılbaşından bu yana neredeyse 3 TL, yani yüzde 80 değer kaybettiğini yazarsa ‘’hukuki’’ işleme giden yolun taşlarını döşer. Birisi “şimdi milli birlik beraberlik zamanı, kenetlenmeliyiz, bu sorunun kaynağı olduğunu bildiğimiz iktidarın yanına hizalanmalıyız” diye demeçler verir. Denilmeyeni de tek adam der zaten… Savaş, siyasal İslam sosu ekleyiverir üzerine.

İş dünyasıyla toplantı birinci Londra çıkarması kadar etkiliydi düşünülürse. Birinci Londra çıkarması mayısta gerçekleşmiş; Cumhurbaşkanı tüm dünyaya, fiilen yürürlükte olan Başkanlık rejimi 24 Haziran seçimleriyle resmileştiği takdirde para politikasının doğrudan kendi şahsına bağlanacağını duyurmuştu. Ekonominin kurumlarla değil şahsileşmiş karar mekanizmalarıyla, kurallarla değil keyfilikle, hukukla değil dayatmayla yönetileceğinin ilanıyla onlarca kuruş kaybetti TL.

 

 

Devamını oku...

BirGün,

15 Ağustos 2018

Sayıların siyasi anlamı

Peki şimdi kaç oldu? Bu hafta boyunca Türkiye’de en çok sorulan soru bu oldu. Kimimiz için ödeyeceğimiz borç yükünün artışı kaygısı, kimimiz için maliyetlerin artmasıyla üretim bantlarının devamını sağlayabilme endişesi, kimimiz için işten çıkarılabileceği korkusunun cisimleşmiş hali bu soru.

Dolar 5.40 TL’yi gördü. Siz bu yazıyı okurken kaçı görmüş olacak hiç belli değil.

Oysa belli olması çok önemli. Zira ekonomimiz 466,7 milyar dolar borçla dışarıya göbekten bağlı. Önümüzdeki 12 ayda geri ödenmesi gereken 180 milyar dolarlık borç ve 57 milyar dolarlık cari açığın doğurduğu döviz ihtiyacı, kurdaki bu değişikliğin sayısal yükünü açıkca ortaya seriveriyor.

TL sadece dolara karşı değer kaybetmiyor. TL’nin tüm para birimlerine karşı değer kaybediyor olması, sorunun Türkiye ekonomisinin yapısından kaynaklandığının en açık göstergesi. Bugün döviz ve faizdeki sarmal, dış güçlerin etkisiyle değil, dış güçlerin etkisini bu derece arttıran bir ekonomik düzen kurulmuş olduğu için yaşanıyor. Yani Türkiye ekonomisini göbekten dışarıya bağlayanlar nedeniyle…

TL’deki değer kaybı son günlerde çok hızlandığından olmalı, Türkiye ekonomisindeki bütün yapısal sorunlar unutulmuş sanki tek sebep bugün yaşanan ABD ile olan gerginlikmiş gibi sunuluyor. Oysa şu veri bile meselenin birkaç günün meselesi olmadığını çok açıkça ortaya koymaya yetiyor: 5 yıl önce bugünlerde döviz 1.92 düzeyindeydi. 1 yıl önce bugünlerde 3.54 düzeyindeydi. 6 ay önce 3.80 düzeyindeydi. Yani TL düzenli bir biçimde 5 yıldır dolara karşı değer kaybediyor. Esas anlamamız gereken, çare üretmemiz gereken işte bu süreklilik kazanmış olan değer kaybı eğilimi!

 

 

Devamını oku...

BirGün,

8 Ağustos 2018

Göbek bağı

Haziran sonu itibariyle yayımlanan dış borç stoku verilerine göre, Türkiye’nin toplam dış borç stoku 466,7 milyar dolar. Bu borç milli gelirimizin yüzde 53’üne denk geliyor. Yani bugün dış borcumuzu ödemeye kalksak, milli gelirimizin yarısından fazlasından vazgeçmemiz gerekiyor!

Bu dış borç stokumuzun önümüzdeki 12 ay içerisinde geri ödenmesi gereken kısmı ise 180 milyar dolar. Aynı zaman zarfı içerisinde, cari dönemdeki ticaretimiz sonucunda finanse etmemiz gereken 55 milyar dolarlık da bir cari açığımız mevcut. Yani önümüzdeki bir yıl içerisinde yaklaşık 235 milyar dolarlık bir döviz kaynağına erişmemiz gerekecek. Milli gelirimizin dörtte birinden fazlası!

Bu rakamlar bir gerçeği en somut haliyle özetliyor: Ekonomimiz dışarıya göbekten bağlı. Üstelik o göbek bağı öyle uzun ve uzun zamandır var ki, dolandığı takdirde ekonomimizi öldürebilecek bir bağ. Durumun ciddiyetini anlatmak için verilerin detayına biraz daha bakmak yeterli.

Mayıs 2018 verilerine göre finansal kesimin uzun vadeli yurtdışı kredilerinin toplamı 113 milyar dolarken, kısa vadeli kredi borcu da 15 milyar dolara yaklaşmış durumda. Reel sektörün de durumu çok farklı değil. Şirketlerin uzun vadeli yurtdışı kredileri 110 milyar dolara yaklaşmışken, kısa vadeli kredileri 5 milyar dolar civarında. Bu rakamların ortaya koyduğu gerçek şu: Tüketicilerin, KOBİ’nin, esnafın, neredeyse tüm ekonomik aktörlerin yaşamsal olarak bağımlı hale geldiği borçlarını aldıkları bankalar, göbekten dışarıya bağlılar! 128 milyar dolar borç yüküyle bağlılar hem de! Milyonların istihdam kapısı olan üretim sektörünün de durumu çok farklı değil! Üretici de, dolayısı ile milyonlarca emekçi de 115 milyar dolarlık bir borç yüküyle dışarıya göbekten bağlılar!

Ekonomide göbekten dışarıya bağlıyız… Üstelik bu göbek bağını Saray rejimi bile isteye kurdu. Üretim kapasitesini arttırmadan sürekli talebi körüklemek üzerine kurulu makroekonomik anlayışla, ekonomiyi dışarıdan borçlanmaya koşullandırdı. Sürekli körüklenen talep, ithalat ihtiyacını kalıcı kıldı. 

 

 

Devamını oku...

BirGün,

1 Ağustos 2018

Tutuklu siyaset

Dün 24 Temmuz Basın Bayramı’ydı. Enis Berberoğlu, basın bayramına tutuklu girdi, tıpkı geçen yıl olduğu gibi…

 

Tam 110 yıl önce, 1908 devrimiyle bu topraklarda, Padişah’ın yetkileri budandı, sansür kaldırıldı. Basın bayramı budur. Sansüre baskıya zorbalığa karşı mücadele günüdür basın bayramı.

110 yıl sonra bugün ise, hem siyaset hem basın tutuklu!

Enis Berberoğlu içerdeyken, Türkiye’de rejim değişti.

Meclis’in yetkileri neredeyse yok edildi.

Kurumlar, şirketler, karar mekanizmaları ve medya doğrudan Saray’a bağlandı.

Türkiye Cumhuriyeti, Saray A.Ş.’ye dönüştü. Devlet şirketleşti. Aile şirketi devletleşti.

Berberoğlu 24 Haziran milletvekili seçimlerinde yeniden seçildi. Anayasanın 84/3 maddesi yeniden milletvekili seçilenlerin, yeniden dokunulmazlık kazanacağını söylüyor. Ama yeni rejimde Anayasa bağlayıcı değil. Türkiye Anayasa ve yasalarla yönetilen bir ülke olsaydı, Berberoğlu bugün bizimle olacaktı. Ama böyle olmadı. Çünkü Türkiye’de artık ne yasalar, ne de Anayasa tanınıyor. Türkiye artık demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti değil. Berberoğlu bu yüzden bizimle değil.

Türkiye’de artık rejimin değiştiğini idrak ederek, bu olağanüstü döneme uygun siyaseti en geniş toplum kesimleriyle ortaklaşarak örgütlemesi gereken muhalefet ne zaman ki bu gerçekle yüzleşir ve bu yeni siyaseti kurmaya başlarsa o zaman Berberoğlu bizimle olacak. Berberoğlu neden bugün bizimle değil sorusunun yanıtı çok uzakta değil yani...

Şimdi yetkileri neredeyse hiçe indirgenmiş ve yok edilmiş bir Meclis’te “en sert muhalefeti” yapma siyasetiyle hala –mış gibi yapan siyasetsizlik her şeyi normalleştirdiği, olağanlaştırdığı için de bir kez daha derin bir umutsuzluk yaratıyor.

Devamını oku...

BirGün,

25 Temmuz 2018

Mesele siyasidir

Hem de sonuna kadar siyasidir.

Siyasetsizleştirmeye karar vermek meselenin doğasını, toplumun ihtiyacını değiştirmez. Ama meseleyi siyasetsizleştirmek, gittikçe toplumdan kopan siyasi partilerle toplum arasında açılan uçurumun daha da derinleşmesine neden olur. Kader diye sunulan acıların tekrarının engellenmesi için, siyasetin bir çözüm olmasına mani olur. Nitekim oluyor da…

Rejim değişikliği siyasi partilerin de yapısını ve işlevini değiştirecek. Ama rejim ne olursa olsun siyasetin tanımını değiştirmeyecek! Rejim değişti diye en temel kavramlar da değişmeyecek. Ama o kavramların hayatımıza dokunuşu, bizim o kavramlardan ne anladığımıza göre çok değişecek.

Siyaset sosyal bir olgudur. İnsanların hangi kurallarla yaşayacaklarına dair, verdikleri ya da vermedikleri kararlardır. Mesela kamu ihalelerinin hangi kurallarla verileceği siyasi bir meseledir. Mesela, ihalelerin kapalı teklifle mi, açık teklifle mi yapılacağı siyasi bir tercihtir.

Demiryolu güzergahlarında çalışan yol bekçilerinin demiryolu güvenliği ve toplum sağlığını koruyucu görev üstlendikleri yaklaşımıyla, istihdamlarını güvence altına almakla, yol bekçilerini birer maliyet unsuru olarak görmek arasındaki tercih siyasidir.

Demiryollarının güvenliğini sağlayacak denetimin özel şirketlerce mi yoksa meslek odalarınca mı yapılacağına dair tercih siyasidir.

Projelerin ucuza mal edilmesinin öncelikli olduğu rantçı anlayışın mı, yoksa üretimin güvenliğini de mutlaka niteliğin bir unsuru olarak gören anlayışın mı hakim olacağına dönük tercih siyasidir.

Devamını oku...

BirGün,

11 Temmuz 2018

Yeter ki siyasette stagflasyon olmasın

Artan ne? Azalan ne? Kazanan kim? Kaybeden kim?

Seçim sonuçlarından değil, artan fiyatlardan, seçim sonrası gelen zamlardan, dün açıklanan enflasyon verisinden bahsediyorum.

Avrasya tünelinden geçiş ücretleri, yüzde 21.4 zamla 23.30 TL’ye yükseltildi. Değişen vergilendirme sistemiyle sigara fiyatlarına yaklaşık 1 TL zam geliyor. Kredi kartı faizleri arttı. Aylık azami kredi kartı faiz oranları TL için yüzde 1.84’den 2.02’ye çıkarıldı. Siyasi zorlamayla düşürülmüş olan konut kredi faizlerindeki artışın da haberleri geliyor. Faizler zirvelerde dolaşıyor. Ortalama ihtiyaç kredi faiz oranı da ticari kredi faiz oranı da neredeyse 5’er puan artarak yüzde 25’lere dayandı. Seçime giden süreçte oluşan bu faiz oranları, son 9.5 yılın zirvesinde…

Zamlar ardı ardına sıralandı, daha ertelenenler var. Bu zamlar seçim sonrasına ötelenmiş olan mali tablonun dayattığı artışlar. Üstelik makroekonomik tablo bize fiyatların artmaya, hayatın pahalanmaya devam edeceğini söylüyor.

Yıllık enflasyon yüzde 15.39’a zıpladı! Artmadı, resmen zıpladı. 2003 bazlı tüketici fiyat endeksine dayalı enflasyon rakamlarının tarihsel olarak en yüksek düzeyi yaşanıyor. Bir önceki zirveyi Kasım 2017’de yüzde 12,98 ile görmüştük. Resmileşen Başkanlık rejimiyle bu zirvelerin sürekli kılınacağı ve her zirvenin bir öncekini aşacağı açık.

Başkanlık rejiminin enflasyon yaratacağını uluslararası deneyimlerden öğrenmeye açık olan her göz görüyor, biliyordu. Veriler konuşuyor. Otoriter rejimlerde enflasyon oranları demokrasilerdeki ortalamanın neredeyse 20 katı. Demokrasilerde enflasyon yüzde 3 iken otoriter rejimlerde yüzde 57! Ne yazık ki, tek adam rejiminin artık resmileştiği bu yeni dönemde Türkiye de, bu uluslararası deneyimin örneklerinden biri olacak.

Devamını oku...

BirGün,

4 Temmuz 2018

O bulutlar dağılacak!..

Değişim, bir süreçtir. Seçim ise o süreçte bir adım. İstedik ki bu seçim, toplumun ihtiyaçlarını, toplumun barışmak isteyen milyonlarının ortaya koyduğu iradeyi ve değişimi, iktidar iradesine taşıyabilseydi.

 

Mücadelemizi böyle verdik.

Unutmamalıyız ki belki henüz bu ihtiyaç ve değişim talebi iktidar iradesine taşınmadı ama sandığa taşındı. En önemlisi de seçim süresince alanlara, sokaklara, hayatın içine taşındı. İşte şimdi önemli olan bunu korumamız, kollamamız ve büyütmemiz. Mücadelemizi yine böyle vermeliyiz.

Olağanüstü dönemin devam edeceği açık. Olağanüstü dönemlerde verilecek siyasi mücadelenin de bu olağanüstülükle örtüşmesi ihtiyacını uzun süredir dile getiriyoruz. Meclis’in dört duvarı ile sınırlı olmayan, siyaseti halkla buluşturan mekanizmaların kurulduğu ve arttırıldığı, bugün oluşmuş olan kitleselleşmenin örgütlendiği bir yeni yolu tarif etme ihtiyacı artık dünden bile daha derin.

Belki bugün henüz kulaklarımız bunu duymaya hazır değil. Ama bugün toplumun ilerici güçlerine düşen görev, yorganın altına saklanmak ve kendi dünyasına sığınmak isteyenleri o seçim sürecinde buluştukları umut, heyecan ve coşkunun içinde tutmak ve onu yaşatmak.

Önümüzdeki günler hepimiz için, Türkiye için zor olacak. Sosyal olarak da, ekonomik olarak da. Sandıktan saray rejiminin devamlılığı çıkınca bu tespiti yapmak için kahin olmak gerekmiyor. Bu durumu bütün gerçekliğiyle tespit etmeliyiz ki doğru siyasi mücadeleyi tarif edelim, değişim iradesini sonuca taşıyalım.

 

Devamını oku...

BirGün,

27 Haziran 2018

Keskin viraja girerken

AKP’nin ve Saray’ın 24 Haziran sonrasına vaadi, ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam etmek. Yani bu iktidarla devam kararının anlamı çok açık: Bugün yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızın teminatı olacak.

Kutuplaştıran bir siyaset… Kavgalı-kavgacı bir dış politika… Kurumların yerini şahısların, kuralların ve hukukun yerini keyfiliğin; liyakatın yerini parti sadakatinin aldığı tek adam rejimi… Rantçı talan ekonomisi, borçluluk, istikrarsızlık, hayat pahalılığı, krizin eşiğine taşınmış bir ekonomik düzen… Sonuç 6 milyon işsiz, 453 milyar dolar dış borç, son 16 yılda servetin en az yüzde 18’inin toplumun yüzde 99’undan en zengin yüzde 1’ine aktarıldığı eşitsiz bir düzen. Yüzde 12’lik enflasyon, son 6 ayda yüzde 20 değer kaybeden TL ve yüzde 20’lere ulaşan faizler… Bunlar şimdi yaşadıklarımız. Bu düzen devam ederse vaat edilen gelecek ise bunların hepsinin daha da kötüleşeceği bir karanlık.

Oysa bu yaşadıklarımıza mahkûm değiliz. 24 Haziran başka bir geleceğe adım atmak, o geleceği başka değerler üzerine kuracak olan toplumsal sözleşmeyi yeniden yazmak için bir fırsat. Sadece 4 gün sonra sandıkta oyumuzu verirken işte bu değerlerle birlikte, yaşadıklarımızı yaşamaya devam mı edeceğiz yoksa bir değişimin öncü adımlarını mı atacağız sorusu aklımızda olmalı.

Mesela, bugünkü gibi bölünmüş bir toplumun ağırlığı altında ezildiğimiz sabahlara mı, yoksa birlik olmaktan güç alan bir özgüvene ve huzurlu günlere mi uyanacağız?

 

Devamını oku...

BirGün,

20 Haziran 2018

Her mahalleye kıraathane değil, her mahalleye kreş

24 Haziran’a 12 gün kala AKP’nin “dâhiyane’” vaatleri 16 yılın sonunda geleceğe dair söyleyecek sözü kalmamış olan iktidarın çaresizliklerine işaret ediyor. Öte yandan tam da neye ihtiyacımız olmadığını göstererek, Türkiye’nin gerçek ihtiyacını ortaya koymamıza da imkân veriyor.

Birkaç hafta önce uluslararası finans çevrelerine siyasete göbekten bağımlı bir Merkez Bankası’nda ısrar edeceğini “müjdeleyen” iktidar, bugün de her sabah işsizliğin karanlığına uyanan 6 milyon insana, yarınların endişesiyle boğulan milyonlarca gence, işsiz günlerini geçirecekleri kıraathaneler vaat ediyor. Erkeklerin buluştuğu kıraathanelerle kurulacak bir gelecek, kadınlara da onlarsız bir hayat müjdeliyor. Bir de Millet Kıraathanelerinde internetin de olacağı müjdesiyle somutlaşan AKP’nin Sanayi 4.0 ve teknoloji anlayışı var tabi...

Millet Kıraathanesi projesini hafife almamalı, zira AKP’nin Türkiye vizyonunu detayıyla ortaya koyuyor. Üretimsiz, ayrımcı, işsiz, teknolojiyi üretmeye değil tüketmeye bağımlı bir gelecek… İşte tam da burada çağı yakalayan, Sanayi 4.0 devriminin teknolojik dönüşümünde öncü olacak üretici güçleri merkezine alan, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayan, güvenceli ve yüksek ücretli bir istihdamla zenginleşen Türkiye geleceğinde milyonları ortaklaştırma fırsatı karşımıza çıkıyor. Millet Kıraathaneleriyle değil Mahalle Kreşleri ve Aktif Yaşam Merkezleriyle!

Biz her mahalleye kıraathane kurmayacağız. Bilhassa böyle yapmayacağız. Biz her mahallenin çocuklarının gideceği kreşler, yaşlı ve bakıma muhtaçlarının hakları olan bakım hizmetlerine erişebilecekleri Aktif Yaşam Merkezleri kuracağız. İnternette gezinmeyi değil, interneti üretim gücüne dönüştürmesi için KOBİ’lerimizin dijital dönüşümünü destekleyecek, işgücünün bu dönüşümde ihtiyaç duyacağı becerileri edinmesini sağlayacak aktif istihdam politikalarını uygulayacağız. Kısacası biz gerçek bir sosyal devleti kuracağız.

 

Devamını oku...

BirGün,

13 Haziran 2018

Devrime öncülük etmek

Borçluyuz, hem de hepimiz. Borçsuz üretemiyor, tüketemiyoruz. Borç almamız gerekiyor çünkü tasarrufumuz yetersiz. Tasarrufumuz yok çünkü üretimimizle yeterince gelir yaratamıyoruz. Ülke olarak tasarrufumuz olmadığı için de başkalarından borç bulmamız gerekiyor.

Asgari ücret 1604 TL, ortalama ücret de bu düzeye çok yakın. Gelirler en temel ihtiyaçları dahi karşılamaya yetmiyor. Açık ki öncelikli mesele geliri artırmak. Geliri artırmak için de, yapılması gereken belli, acilen bir üretim reformunu başlatmak…

Bu üretim reformu, bugün içinde bulunduğumuz çelişkileri üreten Saray’ın neoliberal ekonomik düzeninden kurtulmayı gerektiriyor. Rantçı, betona gömülmüş ve sömürü üzerine kurulmuş bir ekonomiden, üretken, tarımı ve sanayisi ile büyüyen, büyürken hep birlikte zenginleşen bir ekonomiye geçmek… Bunu yapmak için Türkiye’nin kaynağı da kapasitesi de var. Yeter ki rantçı sermayeden yana değil, üretici güçlerden yana tercih yapacak bir siyasi irade ortaya konsun.

Böyle bir halkçı kalkınma programına ihtiyaç sadece milyonlarca emekçinin gelirinin, KOBİ’lerin, esnafın, çiftçinin kazancının artması için şart değil. Aynı zamanda kapımızda duran Sanayi 4.0 devriminin de zorunlu kıldığı bir dönüşüm. Zira, üretim teknolojilerimizde Sanayi 4.0’a uygun bir yapısal değişimi gerçekleştiremezsek, mevcut rekabet kapasitemizi dahi yitirme riski ile karşı karşıya kalacağız.

Dolayısıyla bir yol ayrımındayız: Ya Saray rejiminin kurduğu ve bütün bu sorunlara yol açmış olan, ucuz emek gücüyle rekabet eden neoliberal düzende ısrar edeceğiz ve iliklerimize kadar işleyen kriz derinleşecek. Ya da birikimimiz, donanımımız ve bilgimizle nitelikli üretim yaparak zenginleştiğimiz ve bunu hakça paylaştığımız halkçı, kapsayıcı bir gelecekte ortaklaşacağız.

24 Haziran sandığının tercihi de budur: Devam mı, yoksa tamam mı?

 

Devamını oku...

BirGün,

6 Haziran 2018

Aklımızı kalbimizin olduğu yere taşımak... Sağ-sol vardır

24 Haziran ve ötesi. Bir düzeni değiştirme iddiasıyla yeni bir güne başlama fırsatı. Değişecek, elbette değişecek bu düzen.

Bir kez daha ekonominin kırmızılı yeşilli, ekranlarda anlık değişimlerle okunduğu bir dönemden geçiyoruz. Döviz ne oldu? Piyasada faizler kaça yükseldi? Borsa hareketleri ne yönde? Reel ekonomide yaşananlara bir yabancılaşma hali.

Bir bilgisayar oyunundaymışız izlenimi yaratılan kırmızılı yeşilli grafiklere indirgenmiş bir ekonomi anlayışı.

Bir bilgisayar oyununda değiliz oysa. O çizgilerin ardında milyonların işi, aşı, bugünü ve gelecek hayalleri yatıyor.

Dövizle satın aldığımız ilaç daha pahalı. Tarlasını süren çiftçinin mazotu, tarladan kopup pazara - markete gelen biber, domates, ıspanak daha pahalı. Krediyle alınan konutların, arabaların yükü daha ağır. Evin temel ihtiyaçlarını karşılayamama endişesi daha yoğun. Milyonların işinden olma endişesi gizli o grafiklerin ardında.

Bütün bu gerçeklere rağmen, iki gündür suni bir heyecanla güya düzelmeyi muştuluyorlar bize! Dolar 4.90’dan 4.60’lara inmiş. Üstelik grafiklerin kendisi bile OHAL’le birlikte TL’nin 3.02’den 4.90’a çıktığını ve hala buralarda gezdiğini saklayamazken hem de…

İşler düzeliyor diyenlerin satmaya çalıştıkları birkaç günlük Londra havası. O Londra havasıydı 3 hafta önce kuru 4.90’a kadar çıkartan. Ama unutulmamalı ki bu günlük esintilerden ziyade Saray’ın OHAL ile kurumsallaştırdığı keyfilik, hukuksuzluk ve kuralsızlık sonucunda pekişen, üreten değil rantla zenginleştiren düzenin oluşturduğu kasırgayla kur önce 3.02’ye, sonra da oradan buralara geldi.


Yıkımın sebebi olan AKP’nin saray rejiminin sağ siyaseti, elbette bu durumu düzeltecek yeni bir düzeni kuramaz. Bu yeni düzeni halkçı bir siyasetle ancak bizler kurabiliriz.

 

Devamını oku...

BirGün,

30 Mayıs 2018

"Tüketici" olmaktan "Yurttaş" olmaya

Yakın gelecekte Türkiye’nin yaşadığı son 16 yılı anlatırken, şöyle bir tanım kullanacağız: “Üretimle gelir yaratan değil, borçla tüketim sağlayan bir düzen”.

Ekonomi üretimden tüketime, her yanıyla borca ve dış finansmana bağımlı. Milyonların, yaşamsal ihtiyaçlarını giderip gidermeyeceğini,  krediye yani borca erişip erişemeyeceği belirliyor. Bu borç sarmalı halkın tümünü içine almış durumda. 30,1 milyon kişi bankalara borçlu. Hane halklarının borcu 2002’de 6 milyar TL iken 2018 Ocak ayı itibariyle 536,5 milyar TL’ye çıkmış. Şirketlerin 1 yılda ödemesi gereken dış borç tutarı 80 milyar dolara, bankalarınki ise 104,4 milyar dolara ulaşmış.

Bu üretimsiz borç düzeni, iktidarın siyasi bir tercihle, bilerek isteyerek kurduğu bir düzen. Bu düzenin makroekonomik maliyetlerini her gün yaşıyoruz. Cari açık yıldan yıla artıyor. AKP’nin kurduğu düzen nedeniyle borç almak zorunda kaldığımız yabancıların iki dudağı arasına sıkışmış olmak, ister Türkiye’de ister dünyanın diğer ucunda, dünyanın neresinde bir esinti olsa, Türkiye’de fırtına etkisi yaratmasına yol açıyor. Türkiye’nin kırılganlıkları kolayca herkes için riske dönüşüyor. TL neredeyse anlık değer kaybediyor. Faizler düşmemek üzere artış eğiliminde. Hayat gittikçe pahalanıyor. Bu ekonomik maliyetleri dışında borç düzeni hepimizi “yurttaştan” önce “tüketici” olmaya zorlayarak demokrasiyi de yok ediyor.

Bunca maliyetinin yanı sıra, bunca borç ne işimize yaradı, diye sormadan da edemiyor insan. İşsizlik mi bitti? Hayır. Refahımız mı arttı? Hayır. Eşitsizlikler mi giderildi? Hayır. Yoksulluk mu bitti? Hayır. O zaman, artık bu düzene tamam deme zamanı geldi de geçiyor.

Açık ki, bugün en acil ihtiyaçlarımızdan birisi bu borçluluk sorununu çözmek.

Devamını oku...

T24

14 Mayıs 2018

Nedir mesele? 

Havada kesif bir savaş kokusu... Barış diyenlerin tutuklandığı, savaş çığlıklarının sınırları aşarak en yakınımızda yer tuttuğu bu günlerde, işte bu çığlıkların bir yandan da Türk Lirası’nı devirdiğine şahit oluyoruz. Her çığlıkta her para birimi devrilmiyor, ama dünyadaki her gelişme mutlaka bizim para birimimizi, Türk Lirası’nı etkiliyor.

Dünyadaki gelişmeler, ister Türkiye’de, ister Avrupa’da, ister Suriye’de, ister ABD’de olsun, derin bir havuzda boğulan tek sesli Saray süzgecinden geçtikten sonra kulaklarımıza ulaşıyor... Ama aynı gelişmeler herhangi bir süzgeçten geçmeden, doğrudan hepimizin ekonomisine yansıyor. TL geçen hafta itibariyle, yılbaşından bu yana 42 kuruşa, son bir haftada ise 21 kuruşa varan değer kaybını gördü.

 

TL sallanmaya başlayınca Saray’dan beklenen açıklama geldi: ‘’Bize saldıranlar var’’! Saray’ın sözcüsü konumuna indirgenmiş Merkez Bankası da benzer bir açıklamayla, bir ‘’atak olduğunu, kaynağını araştırdıklarını’’ duyurdu.

 

Oysa TL’ye saldıran da, şu anda yaşananların kaynağı da belli. Görme niyeti olursa Saray’ın da, sözcüsü konumuna kendisini uygun gören Merkez Bankası’nın da çok uzağa bakmalarına gerek yok. Bugün TL’nin değer kaybediyor olmasının ve ekonomik büyümeye rağmen herkesin kan ağlıyor olmasının tek ve bir sorumlusu var. O da Saray rejimi. Yani Merkez Bankası Başkanı atağın kaynağını arıyorsa Beştepe’de bulabilir.

Türkiye ekonomisini dünyada yaşanan her gelişmeden etkilenir hale getiren en temel unsur, AKP’nin 16 yıllık iktidarı boyunca kurduğu ekonomik düzenin ta kendisi.

AKP’nin kurduğu Saray rejiminin dayandığı ekonomik düzen, bir sömürü düzeni, esaret düzeni. Saray rejiminin ekonomik düzeni, dış kaynaklara hem üretim hem finansman bakımından bağımlı. 80 milyonu neoliberal düzenin egemenlerinin esaretine teslim eden işte AKP’nin 16 yılda adım adım kurduğu bu ekonomik düzen. Bizleri emperyalistlerin amaçlarına esir etmiş olan, 80 milyonun egemenler tarafından sömürülmesine imkan veren bu rantçı düzeni, bilerek ve isteyerek kurmuş olan Saray'dır. 

Devamını oku...

T24

16 Nisan 

2018

Borçlanma, vergi, rant ve kurumsal çöküş torbası

Her sabah kalktığımızda bir dizi ekonomik endişeye uyanıyoruz hepimiz. Her sabah, “bu ay sonunu getirebilecek miyim” diye düşünen 6 milyonun üzerindeki asgari ücretli çalışan için, 1,566 TL’lik açlık sınırının altındaki 1,404 TL’lik asgari ücretle sofraya ekmek, et koymak, çocuk okutmak, o gün binilecek dolmuşun, otobüsün parası, uzun zamandır birer endişe kaynağına dönüşmüş durumda… Veya çalışmak isteyen ama umudunu kaybetmiş veya arasa da iş bulamayan yaklaşık 6 milyon insan için bir iş bulabilme umudunun, yerini hızla karamsarlığa bırakmasına yol açan ekonomik gelişmeler… Her gün aracına benzin koymak zorunda olan 20 milyon araç sahibi için acaba bugün TL’nin değeri ne olur, otomatik artış ne zaman depomuza yansır endişesi… Milyonlarca kişi için her sabah biraz daha artan milyarlarca liralık borçların, omuzlarındaki yükü artık taşınamayan bilmem kaçıcı taksiti… Türk Lirası, sadece son 7 gün içerisinde, dolar karşısında 10 kuruş değer kaybetti. Paramız her anlamıyla gözümüzün önünde eriyor.

Bir yandan da TBMM Genel Kurulu’nda geçtiğimiz haftadan bu yana bir torba yasa görüşülüyor. Torbanın şu ana kadar Genel Kurul’dan geçen kısmında, internet vergisinin artırılmasından,  Telekom şirketlerinin borcunun affedilmesine, limonatadan alınan ÖTV’nin arttırılmasından FATİH projesine vergi muafiyeti sağlanmasına,  MTV’nin arttırılmasından, Hazine’de toplanan bu vergilerin doğrudan özel bir şirket olarak kurulmuş olan Varlık Fonu’na aktarımına kadar bir dizi yeni düzenleme var.

Sadece bunlar bile gerçekte torba yasanın özünün ne olduğunu açıkça ortaya koyuyor: 80 milyonun içtiği limonata, bindiği araba, bağlandığı internet üzerinden ödeyeceği vergiden elde edilecek kaynak, iktidar tarafından büyük şirketlere ve yandaş projelere kaynak aktarımı için kullanılacak.

Bir kez daha halkı değil, rantı esas alan bir iktidarın torba yasası ile karşı karşıyayız.

 

 

 

Devamını oku...

T24

22 Kasım 2017